← Dersler

13. Ders

Es-Semî‘ ve El-Mücîb: Sessizliğini Duyan, Duanı Karşılıksız Bırakmayan

“Kullarım sana Beni sorduklarında bilsinler ki Ben çok yakınım.
Bana dua edenin duasına, Bana yöneldiğinde karşılık veririm.”
Bakara Sûresi, 2/186

İnsan bazen konuşur ama duyulmaz.

Bazen çok şey söylemek ister ama kelime bulamaz. Bazen yaşadığı acıyı anlatsa da karşısındaki onun ancak görünen kısmını anlayabilir.

Bazı dualar ise dile bile gelemez.

Kalp yalnızca sıkışır.
Göz dolar.
İnsan içinden “Rabbim…” der ve susar.

İşte Es-Semî‘ ismi tam burada kalbe dokunur:

Allah yalnız sesleri değil, sessizliği de duyar.

El-Mücîb ise şöyle cevap verir:

Allah yalnız duymakla kalmaz; kendisine yönelen kuluna karşılık verir.

Es-Semî‘: Hiçbir sesi kaçırmayan

İnsan aynı anda ancak sınırlı sayıda sesi duyabilir.

Uzakta olanı işitemez.
Çok alçak sesle söyleneni kaçırabilir.
Sözün arkasındaki acıyı anlamayabilir.
Bazen dinler ama gerçekten duymaz.

Allah’ın işitmesi böyle değildir.

Dünyanın her yerinde aynı anda yükselen dualar birbirine karışmaz. Bir kulun sesi diğerini perdelemez. Yüksek sesle söylenen ile kalpte saklanan arasında O’nun için fark yoktur.

Es-Semî‘:

dille edilen duayı,

içten geçen yakarışı,

mazlumun bastırılmış sesini,

kimseye anlatılamayan korkuyu,

tövbe etmek isteyen kalbin mahcubiyetini,

yalnızca gözyaşıyla ifade edilen ihtiyacı duyar.

Bu nedenle duanın değeri sesinin güzelliğinde değildir.

Dua, güzel kelimeler kurabilme sanatı değildir. Kalbin Allah’a doğru dönmesidir.

Söyleyemediğini de duyan varsa,
hiçbir sessizlik sahipsiz değildir.

Allah’a sesini duyurmak zorunda değilsin

İnsanlar arasında duyulmak için bazen sesini yükseltmen gerekir.

Kendini tekrar tekrar anlatırsın. Delil gösterirsin. Israr edersin. Hâlini fark etmeleri için çabalarsın.

Fakat Allah’a kendini duyurmak için bağırman gerekmez.

O sana uzak değildir.

Kur’an, “Kullarım sana Beni sorduklarında…” dedikten sonra araya başka bir cevap koymadan doğrudan:

“Ben yakınım.”

der.

Allah’ın yakınlığı mesafeyle ölçülmez. Kulun hâlini bilmesi, sesini duyması ve onu rahmetiyle kuşatmasıdır.

Bazen insan dua ederken kendisini çok uzakta hisseder. Kalbinde eski sıcaklığı bulamaz. Söylediği sözler ona kuru gelir.

Fakat insanın hissedememesi, Allah’ın uzak olduğu anlamına gelmez.

Kalbin yakınlığı hissedemeyebilir;
fakat Es-Semî‘ duymayı bırakmaz.

Dua, Allah’a bilgi vermek değildir

Allah ihtiyacımızı biz söylemeden önce bilir.

Nerede incindiğimizi, neden korktuğumuzu, neyi kaybetmekten endişe ettiğimizi ve hangi yükün altında zorlandığımızı bilir.

Öyleyse neden dua ederiz?

Dua, Allah’ın bilmediğini O’na anlatmak için değildir.

Dua, kulun kendi muhtaçlığını fark etmesidir. Kalbin yönünü sebeplerden, insanlardan ve kendi gücünden Allah’a çevirmesidir.

İnsan dua ederken aslında şunu kabul eder:

“Ben her şeye yetmiyorum.”
“Her şeyi düzeltemiyorum.”
“Sonucu ben yaratamıyorum.”
“Fakat başvurabileceğim bir Rabbim var.”

Bu nedenle dua yalnız bir istek listesi değildir.

Dua, kulluğun dilidir.

El-Mücîb: Kendisine yönelene karşılık veren

İnsan “karşılık” kelimesini çoğu zaman istediği şeyin hemen gerçekleşmesi olarak anlar.

Bir hastalık varsa hemen iyileşmeli.
Kapalı bir kapı varsa hemen açılmalı.
Bir haksızlık varsa hemen sona ermeli.
Bekleyiş varsa hemen bitmeli.

Bunlar gerçekleşmeyince:

“Duam kabul edilmedi.”

diye düşünebilir.

Oysa kabul ile insanın istediği sonucun aynı anda ortaya çıkması aynı şey değildir.

El-Mücîb, duaya mutlaka insanın kurduğu biçimde değil; Allah’ın bildiği hayır içinde karşılık verir.

Bazen istediğini verir.
Bazen zamanını değiştirir.
Bazen istediğin şeyi değil, onun içinde aradığın huzuru verir.
Bazen bir kapıyı açmaz; çünkü o kapının ardında seni bozacak bir sonuç vardır.
Bazen dışındaki sıkıntıyı hemen kaldırmaz, fakat onun içinde kalbini korur.

Duanın kabulü her zaman şartların değişmesi değildir.
Bazen şartlar aynı kalırken insanın yönünün korunmasıdır.

Hz. Yusuf’un duası: Kurtuluş değil, korunma

Hz. Yusuf’un önünde iki zorluk vardı.

Bir tarafta günaha çağıran baskı, diğer tarafta zindan.

O, rahat olanı değil doğru olanı istedi:

“Rabbim! Zindan, bunların beni çağırdığı şeyden bana daha sevimlidir.”
Yusuf Sûresi, 12/33

Bu dua çok derin bir ölçü verir.

Hz. Yusuf:

“Beni hemen saraya çıkar.”
“Bütün sıkıntılarımı sona erdir.”
“Beni herkesin gözünde haklı çıkar.”

demedi.

Önce imanının ve ahlâkının korunmasını istedi.

Duasının karşılığı, zindanın hemen ortadan kalkması olmadı. Zindan bir süre daha devam etti. Fakat onun istikameti korundu.

Zindan dışarıdan bakıldığında sıkıntıydı; fakat günaha karşı bir perdeye dönüştü.

Burada El-Mücîb isminin ince bir tecellisi görülür:

Allah bazen kulunu sıkıntıdan çıkararak değil,
sıkıntının içinde temiz tutarak korur.

Ne istediğimiz kadar, neden istediğimiz de önemlidir

İnsan dua ederken çoğu zaman sonucu düşünür.

“Bu iş olsun.”
“Bu kapı açılsın.”
“Bu insan geri dönsün.”
“Bu sıkıntı bitsin.”

Fakat her istediğimiz şey gerçekten hayrımıza olmayabilir.

Bazen istediğimiz şeyin içinde:

korku,

alışkanlık,

sahip olma arzusu,

insanların onayı,

üstün gelme isteği,

başkasına karşı haklı çıkma arzusu bulunabilir.

Bu nedenle dua yalnız isteğin yerine gelmesi için değil, isteğin temizlenmesi için de edilmelidir.

İnsan şöyle diyebilmelidir:

“Rabbim, istediğim şey hayırlıysa nasip et.
Değilse kalbimi ona mahkûm etme.
Bana yalnız istediğimi değil, beni Sana yaklaştıracak olanı ver.”

Böyle bir dua, insanın iradesini yok etmez. Arzusunu Allah’ın hikmetine teslim eder.

Cevap geciktiğinde

Duanın cevabını beklemek, insanın en hassas imtihanlarından biridir.

İlk gün umutla dua eder.
Sonra günler geçer.
Şartlar değişmez.
Hatta bazen daha da ağırlaşır.

İnsan kendi içinde şu sorularla karşılaşabilir:

“Acaba duyulmadım mı?”
“Acaba yanlış mı dua ettim?”
“Acaba Allah beni unuttu mu?”

Es-Semî‘ ismini bilmek, ilk soruya cevap verir:

Duyuldun.

El-Mücîb ismini bilmek, ikinci kapıyı açar:

Duan cevapsız bırakılmadı; fakat cevabın tamamını henüz görmüyor olabilirsin.

Gecikme, ilgisizlik değildir.

Tohum toprağa düştüğünde hemen ağaç olmaz. Bir süre görünmeyen yerde çalışır. İnsan toprağın üstüne bakıp hiçbir şey olmadığını düşünebilir. Fakat görünmeyen tarafta hazırlık başlamıştır.

Bazı dualar da böyledir.

Cevap önce insanın kalbinde, yönünde veya çevresinde hazırlanabilir. Dışarıdan görünen sonuç daha sonra ortaya çıkabilir.

Dua kaderle çatışmaz

İnsan bazen şöyle düşünür:

“Her şey kaderdeyse dua etmenin ne anlamı var?”

Oysa dua kaderin dışında değildir.

İnsanın dua etmesi de, o duayla bir kapının açılması da ilâhî düzenin içindedir.

Dua Allah’ın hükmünü zorlayan bir güç değildir. Kulun Allah’ın rahmetine sığınmasıdır.

Dua bazen olayı değiştirir.
Bazen olayın insana vereceği zararı değiştirir.
Bazen insanın o olayı taşıma biçimini değiştirir.
Bazen de kişinin isteğini değiştirerek onu daha büyük bir zarardan korur.

Dua kaderle çatışmaz;
kaderin içinde rahmete açılan kapıdır.

Bu sebeple dua eden insan yalnız sonucun peşinde değildir. O süreç boyunca Allah’la bağını korur.

Duanın cevabı neden her zaman anlaşılmaz?

İnsan yalnız gördüğü sonucu karşılık sayar.

Oysa korunmak her zaman görünür değildir.

Gitmediğin bir yolun seni hangi tehlikeden koruduğunu bilemezsin. Gerçekleşmeyen bir isteğin hayatında hangi yükü önlediğini göremezsin. Geciken bir işin seni hangi zamana hazırladığını anlayamayabilirsin.

Bazen insan yıllar sonra dönüp baktığında:

“İyi ki o gün istediğim olmamış.”

der.

Bu cümle, El-Mücîb isminin geçmişte fark edilmeyen bir cevabını görmektir.

İnsan dua ederken yalnız bugünü görür. Allah ise isteğin:

bugününü,

yarınını,

kalbe etkisini,

ahlâka etkisini,

başka insanların hayatındaki sonucunu,

ebedî karşılığını birlikte bilir.

Bu nedenle duadaki teslimiyet, cevapsız kalmaya razı olmak değildir.

Cevabın biçimini Allah’ın hikmetine bırakmaktır.

Dua yalnız sıkıntı anına ait değildir

İnsan çoğu zaman bütün yollar tükendiğinde dua eder.

Önce kendi gücüne, insanlara ve sebeplere başvurur. Hiçbir şey kalmadığında Allah’a yönelir.

Oysa Allah son kapı değildir.

Asıl kapıdır.

Dua yalnız çaresizliğin değil, yakınlığın da ifadesidir.

İnsan:

sevinirken,

karar verirken,

bir işe başlarken,

nimet içindeyken,

hata yaptığında,

doğru yolda kalmak istediğinde de dua eder.

Yalnız sıkıntı sırasında edilen dua, Allah’ı bir kurtuluş vasıtası gibi görme tehlikesi taşır. Hâlbuki dua, hayatın tamamını Allah’la yaşamaktır.

Kul yalnız ihtiyacı olduğunda değil, Rabbini sevdiği ve O’na ait olduğunu bildiği için de yönelir.

En derin dua: İstikamet isteği

İnsan çoğu zaman Allah’tan yolun kolaylaşmasını ister.

Fakat daha derin dua şudur:

“Yol zorlaşsa da beni doğruluktan ayırma.”

Birinci dua şartların değişmesini ister.
İkinci dua insanın değişmemesini ister.

Haksızlığa uğrarken adaletten ayrılmamak,
beklerken kalbi kinle doldurmamak,
güç elde ettiğinde zulmetmemek,
cevap geciktiğinde Allah’ın kapısını terk etmemek…

Bunlar duanın insanın ahlâkında kabul edildiğini gösteren işaretler olabilir.

Çünkü duanın en büyük karşılıklarından biri, insanın istediğine kavuşması değil; istediğini beklerken bozulmamasıdır.

Yardım gelmeden doğru kalabilmek,
sonuç görünmeden Allah’a bağlı kalabilmektir.

Sessiz dua

Bazen insanın dua edecek gücü bile kalmaz.

Dili susar.
Zihni dağılır.
Yalnızca içindeki ağırlığı hisseder.

Böyle anlarda insan dua edemediğini zannedebilir.

Oysa kalbin Allah’a dönük aczi de duadır.

Gözyaşı dua olabilir.
Pişmanlık dua olabilir.
Bir kötülükten kaçınmak dua olabilir.
“Rabbim, beni bırakma.” diye içinden geçirmek dua olabilir.

Es-Semî‘ için kelimenin büyüğü veya küçüğü yoktur.

O, dilin söylediğini de kalbin sakladığını da duyar.

Bazen en güçlü dua,
insanın söyleyebildiği tek kelimedir:
“Rabbim…”

Dua insanı nasıl değiştirir?

Gerçek dua yalnız elde edilmek istenen şeyi değil, isteyen insanı da değiştirir.

Dua eden kişi zamanla:

her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul eder,

aczinden utanmamayı öğrenir,

kalbini insanlardan Allah’a çevirir,

ne istediğini sorgular,

sonucun yanında istikametini de önemser,

beklerken sabrını ve ahlâkını korumaya çalışır,

kabulü yalnız hemen rahatlamak olarak görmez.

Böylece dua, ihtiyacın sona ermesiyle bitmez.

İnsanın Rabbini tanıdığı bir yolculuğa dönüşür.

Başlangıçta insan istediği şey için dua eder.
Zamanla dua ettiği Rabbini istemeye başlar.

Es-Semî‘ ve El-Mücîb’i tanıyan insan

Bu iki ismi kalbinde taşıyan kişi:

söyleyemediği hâlin de bilindiğine inanır,

duasını güzel cümle kurma yarışına dönüştürmez,

cevap geciktiğinde hemen ümitsizliğe düşmez,

yalnız rahatlığı değil doğruluğu ister,

gerçekleşmeyen her isteği reddedilmek saymaz,

sıkıntı içinde ahlâkının korunmasını da büyük bir cevap bilir,

Allah’a yalnız yollar tükendiğinde değil, hayatın her anında yönelir,

dua ederken sonucun yanında niyetini de temizler.

Artık duasının merkezinde yalnız şu soru yoktur:

“İstediğim ne zaman olacak?”

Şu soru da vardır:

“Bu bekleyişte nasıl bir kul olacağım?”

Bu Dersin Kalp Anahtarı

Sesimi kimse duymasa da Es-Semî‘ duyuyor.
Duam hemen istediğim biçimde gerçekleşmese de El-Mücîb karşılıksız bırakmıyor.
Ben yalnız sonucun değişmesini değil, o sonucu beklerken kalbimin korunmasını da isterim.
Çünkü bazen duanın en büyük kabulü, istediğime kavuşmam değil; beklerken Allah’tan kopmamamdır.

Dua

Yâ Semî‘,

Dile getirdiğimiz ve getiremediğimiz bütün dualarımızı işit. Kelimeye dönüşmeyen acılarımızı, gizlediğimiz korkularımızı ve yalnız Senin bildiğin ihtiyaçlarımızı rahmetinle karşıla.

Yâ Mücîb,

Dualarımıza bizim acelemizle değil, Senin hikmetinle karşılık ver.

İstediğimiz şey bizim için hayırlıysa onu kolaylaştır. Hayırlı değilse kalbimizi ona esir olmaktan kurtar. Bize yalnız arzu ettiğimizi değil, bizi Sana yaklaştıracak olanı nasip et.

Cevap geciktiğinde ümidimizi, bekleyiş uzadığında ahlâkımızı, haksızlığa uğradığımızda adaletimizi koru.

Bizi yalnız sıkıntı zamanında kapına gelenlerden değil; nimette, sevinçte, kararda ve her nefeste Sana yönelenlerden eyle.

Şartlarımız hemen değişmese de kalbimizi istikamette tut. Yardım görünmeden doğru kalmayı, netice ortaya çıkmadan Sana güvenmeyi nasip et.

Ve bize şu hakikati unutturma:

Sen sessizliğimizi de duyarsın.
Sen hiçbir samimi duayı karşılıksız bırakmazsın.

Âmin.