← Dersler

16. Ders

El-Hakem ve El-Adl: Haklı Olmak Yetmez, Adil Kalmak Gerekir

“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
Nisâ Sûresi, 4/58

İnsan adaleti en çok kendisine haksızlık yapıldığında hatırlar.

Hakkı yenildiğinde, yanlış anlaşıldığında, incitildiğinde veya kayba uğradığında adalet ister.

Fakat gerçek adalet yalnız kendi hakkımızı savunmak değildir.

Sevmediğimiz insanın hakkını da koruyabilmek, kendi hatamızı da görebilmek, öfkeliyken ölçüyü kaybetmemek ve karar verirken menfaatimizi hakikatin önüne koymamaktır.

El-Hakem son hükmün sahibi olandır.
El-Adl hiçbir varlığa haksızlık etmeyen ve her şeyi gerçek yerine koyandır.

Bu iki isim insana önemli bir ölçü verir:

Haksızlığa uğramak, insana haksızlık yapma hakkı vermez.

El-Hakem: Son hükmün sahibi

İnsan sürekli hüküm verir.

“Bu insan iyidir.”
“Bu insan kötüdür.”
“Ben haklıyım.”
“O haksızdır.”
“Bu olayın sebebi budur.”

Fakat insanın bilgisi sınırlıdır.

Olayın yalnız gördüğü kısmını bilir.
Sözleri duyar ama bütün niyetleri bilemez.
Bugünü görür ama sonucun nereye varacağını göremez.
Kendi acısını hisseder ama karşısındakinin iç dünyasını bütünüyle okuyamaz.

Bu nedenle insanın hükmü yanılabilir.

El-Hakem’in hükmü ise eksik bilgiye, öfkeye, korkuya veya menfaate dayanmaz.

“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?”
En‘âm Sûresi, 6/114

Allah yalnız olayın dışını değil, içini de bilir. Yalnız yapılan fiili değil, imkânı, niyeti, baskıyı, tercihi ve sonucu birlikte değerlendirir.

Bu hakikat insanın hüküm vermesini bütünüyle yasaklamaz.

Fakat ona haddini öğretir:

Fiili değerlendir; fakat kalbin son hükmünü Allah’a bırak.

El-Adl: Her şeyi yerli yerine koyan

Adalet yalnız herkese aynı şeyi vermek değildir.

Herkese hakkını vermektir.

Çocuğa taşıyamayacağı bir yük vermemek adalettir.
Emaneti ehline vermek adalettir.
Borcu zamanında ödemek adalettir.
Bir insanın sözünü dinlemeden karar vermemek adalettir.
Güçlü ile zayıf arasında aynı ölçüyü kullanmak adalettir.
Sevdiğimiz kişinin yanlışına da yanlış diyebilmek adalettir.

Adalet, hayatın dengesidir.

İnsan adaletten ayrıldığında yalnız başkasına zarar vermez; kendi iç düzenini de bozar.

Çünkü vicdan gerçeği bilir.

İnsan dışarıda kendisini haklı gösterebilir fakat kalbinin derininde hangi noktada ölçüyü aştığını hisseder.

El-Adl ismi insana şunu öğretir:

Bir şeyi kendi yerine koymadığında,
önce kendi kalbindeki dengeyi bozarsın.

Haklı olmak ile adil olmak arasındaki fark

İnsan bir konuda gerçekten haklı olabilir.

Fakat hakkını ararken kullandığı yöntem onu adaletten uzaklaştırabilir.

Kendisine yalan söylenmiştir; o da yalan söylemeye başlar.
İtibarı zedelenmiştir; karşısındakinin bütün hayatını karalamaya çalışır.
Haksızlığa uğramıştır; ilgisi olmayan insanları da suçlar.
İncitilmiştir; incitmeyi hak sayar.

Böylece başlangıçta haklı olan insan, süreç içinde kendi haklılığını kirletebilir.

Haklılık bir olayla ilgilidir.

Adalet ise insanın o olay karşısındaki ahlâkıyla ilgilidir.

Başkasının yaptığı yanlış senin haklılığını gösterebilir;
fakat senin yaptığın yanlışı doğru hâle getirmez.

El-Adl’e iman eden insan hakkını savunur; fakat hakkını ararken Allah’ın koyduğu sınırları aşmamaya çalışır.

Öfke hüküm vermeye başladığında

Öfke insana güçlü bir kesinlik hissi verir.

Öfkeli insan:

“Her şeyi açıkça görüyorum.”

zannedebilir.

Oysa öfke çoğu zaman görüş alanını daraltır.

Karşısındakinin yalnız hatasını görür.
Kendi payını küçültür.
En ağır yorumu seçer.
Henüz bilmediği şeyleri biliyormuş gibi hükmeder.

Öfke haklı bir sebepten doğmuş olabilir. Fakat haklı bir öfke bile kendi başına adalet ölçüsü değildir.

Adalet, öfkenin yokluğu değil; öfkeye rağmen sınırı korumaktır.

İnsan kendisine şunu sormalıdır:

Söylediğim şey doğru mu?

Bildiğim kadarıyla mı konuşuyorum?

Cezalandırmak mı, düzeltmek mi istiyorum?

Aynı fiili sevdiğim biri yapsaydı yine böyle hükmeder miydim?

Bu karar Allah’ın huzurunda savunabileceğim bir karar mı?

Bu sorular öfkeyi inkâr etmez.

Öfkenin elinden hâkimlik yetkisini alır.

Adalet ile intikam arasındaki çizgi

Adalet bozulan hakkı düzeltmek ister.

İntikam ise acının karşı tarafa da geçmesini ister.

Adalet:

“Yanlış sona ersin.”

der.

İntikam:

“O da benim kadar acı çeksin.”

der.

Adalet ölçü arar.
İntikam tatmin arar.

Adalet geleceği onarmaya çalışır.
İntikam geçmişteki yarayı tekrar tekrar büyütür.

İnsan bazen intikam arzusunu adalet zannedebilir. Çünkü ikisi de haksızlıktan sonra ortaya çıkar.

Fakat aralarındaki fark niyette ve sınırda belli olur.

Adalet, öfkenin tatmini için değil;
insanın ve toplumun onarımı için vardır.

Hakkın ortaya çıkmasını istemek doğrudur. Fakat karşısındakinin insanlığını bütünüyle yok saymak, onun ilgisiz haklarına saldırmak veya nefreti hayatın merkezi hâline getirmek adalet değildir.

Kendine karşı adalet

İnsan başkalarına karşı adaletsizlik yapabileceği gibi kendisine karşı da adaletsiz olabilir.

Her hatası için kendisini bütünüyle değersiz görmek,
taşıyamayacağı yükleri üstlenmek,
dinlenmeyi tembellik saymak,
başkasının sorumluluğunu kendi omzuna almak,
geçmişteki bir yanlışı sürekli kendisine ceza yapmak…

Bunlar da ölçüyü bozar.

Kendine merhamet etmek, nefsin her isteğini yerine getirmek değildir.

Kendine adalet:

hatasını kabul etmek,

gerektiğinde tövbe etmek,

mümkünse zararı gidermek,

dersini aldıktan sonra kendisini sonsuza kadar mahkûm etmemektir.

Allah’ın affettiği bir kulun, kendi nefsini sürekli geçmişe hapsetmesi adalet değildir.

Kendini temize çıkarmak da,
kendini bütünüyle mahkûm etmek de ölçüyü bozabilir.

El-Adl, insana hem sorumluluğu hem merhameti birlikte öğretir.

Sevdiğine karşı adalet

Adaletin en zor olduğu yerlerden biri sevgidir.

İnsan sevdiği kişinin hatasını görmek istemeyebilir.

Onu savunmak için gerçeği eğebilir. Başkasında eleştirdiği bir davranışı sevdiğinde mazur görebilir. Aile, dostluk veya aidiyet, hakikatin önüne geçebilir.

Oysa sevgi yanlışı doğru yapmaz.

Gerçek sevgi, sevdiğini hatasında desteklemek değildir. Onu yanlışın sonucundan koruyacak dürüstlüğü gösterebilmektir.

Bazen en merhametli söz:

“Bunda haklı değilsin.”

diyebilmektir.

Bu söz kırmak için değil, düzeltmek için söyleniyorsa sevgiyi azaltmaz; temizler.

Sevdiğini her durumda haklı çıkarmak sadakat değildir.
Onu hakikate karşı korumasız bırakmaktır.

El-Adl’i tanıyan insan, sevgisini hakikatin rakibi hâline getirmez.

Sevmediğine karşı adalet

İnsan sevmediği birinin güzel tarafını görmekte zorlanabilir.

Onun söylediği doğru sözü bile reddedebilir. Yaptığı iyi işi küçümseyebilir. Her davranışını en kötü niyetle açıklayabilir.

Burada ölçü artık hakikat değil, kişiye duyulan öfke olur.

Oysa bir sözün doğruluğu, onu kimin söylediğine göre değişmez.

Ortak ölçü şudur:

“Bunu kim söyledi?” değil,
“Bu doğru mu?”

Sevmediğimiz bir insan yanlış söylediğinde reddederiz; doğru söylediğinde ise sırf ondan geldiği için yanlışa çeviremeyiz.

Adalet, şahıslarla hakikat arasındaki farkı korumaktır.

Çünkü hakikati kişilere göre değiştirirsek, sonunda kendi tarafımızın yanlışlarını da savunmaya başlarız.

Kendi tarafına karşı adalet

İnsan bir aileye, topluluğa veya düşünceye ait olabilir.

Aidiyet insana dayanışma ve yakınlık kazandırabilir. Fakat hakikatin önüne geçtiğinde kalbi böler.

“Bizimkiler yaparsa doğrudur.”
“Karşı taraf yaparsa yanlıştır.”
“Bizim insanımız eleştirilemez.”
“Bizim görüşümüz mutlaka hakikattir.”

Bu anlayış adaleti kimliğe teslim eder.

İlâhî ölçü ise aynı fiile aynı hükmü vermeyi gerektirir.

Yalan kim söylerse söylesin yalandır.
Haksızlık kime yapılırsa yapılsın haksızlıktır.
Emanete ihanet kimden gelirse gelsin ihanettir.
Masumun hakkı, hangi taraftan olduğuna göre değişmez.

El-Hakem’in hükmü aidiyetlere göre değişmez.

Hakikat bizim tarafımızda olduğu için hakikat değildir.
Biz hakikatin tarafında olduğumuz ölçüde doğru yerdeyiz.

Delil ile zan arasındaki fark

Zan kolaydır.

İnsan eksik gördüğü parçaları kendi öfkesi, korkusu veya beklentisiyle tamamlar.

“Bunu yaptıysa kesin niyeti şudur.”
“Böyle konuştuysa mutlaka şunu planlıyor.”
“Ben onu biliyorum.”

Oysa bir insanın davranışını değerlendirmek başka, kalbinin içini kesin olarak bildiğini iddia etmek başkadır.

Hakikat delil ister.

Adalet:

dinlemeyi,

araştırmayı,

iki tarafı görmeyi,

bilmediğini kabul etmeyi,

kesin olmayanı kesinmiş gibi söylememeyi gerektirir.

Zan ise düşünmeden hüküm vermenin kolay yoludur.

Bir insan hakkında yanlış hüküm vermek, yalnız onun hakkına zarar vermez. Hüküm veren kişinin kalbinde de kibir oluşturur.

Çünkü insan kendisini bilmediği şeylerin hâkimi yapar.

El-Hakem’i tanıyan kişi şöyle der:

Bildiğim kadarını değerlendiririm;
bilmediğim kalplerin son hükmünü Allah’a bırakırım.

Güç sahibinin adaleti

Adaletin gerçek değeri, insan güç kazandığında ortaya çıkar.

Güçsüzken adalet istemek kolaydır.
Karar yetkisi eline geçtiğinde adil kalmak daha zordur.

İnsan güç sahibi olduğunda:

kendi yakınını kayırabilir,

kendisini eleştireni cezalandırabilir,

zayıfın sesini önemsemeyebilir,

emanet edilen imkânı şahsî menfaati için kullanabilir.

Oysa güç bir üstünlük belgesi değil, emanettir.

Yetkinin büyümesi insanın değerini kendiliğinden büyütmez; hesabını büyütür.

Ailede söz sahibi olmak, iş yerinde karar vermek, bir bilgiye sahip olmak veya bir başkasının geleceğini etkileyebilecek konumda bulunmak insana sorumluluk yükler.

Güç, istediğini yapabilme imkânı değil;
doğru olanı koruma sorumluluğudur.

El-Adl’i tanıyan kişi, kendisine itiraz edemeyen insana karşı daha dikkatli davranır.

Aile içinde adalet

İnsan en ağır adaletsizlikleri bazen yabancılara değil, kendisine en yakın olanlara yapabilir.

Çünkü aile içinde sözler daha kontrolsüz söylenebilir. Emeğin görünmez olduğu düşünülebilir. Bir kişinin fedakârlığı alışkanlık hâline geldiği için fark edilmeyebilir.

Aile içinde adalet:

herkesi aynılaştırmak değil, her birinin ihtiyacını görmek,

geçmişteki hataları her tartışmada yeniden açmamak,

bir kişiyi sürekli suçlu rolünde tutmamak,

çocuklar arasında kıyas yapmamak,

sevgiyi itaat karşılığında verilen bir ödüle dönüştürmemek,

haklı olmayı ilişkinin iyileşmesinden daha önemli görmemektir.

Bazen insan tartışmayı kazanır fakat gönlü kaybeder.

Bu nedenle ailede sorulması gereken yalnız:

“Kim haklı?”

değildir.

Bir başka soru daha vardır:

“Bu ilişki nasıl onarılır?”

Adalet hakkı korur; ihsan ise gönlü de korur.

Adalet ve ihsan arasındaki fark

Adalet, hakkı vermektir.

İhsan ise hakkın ötesinde güzel davranmaktır.

Borcu ödemek adalettir.
Borcu geciktirmemek takvadır.
İmkânı olduğunda erken ödeyip karşısındakinin gönlünü almak ihsandır.

Adalet asgarî ölçüdür; kimsenin hakkını eksiltmez.

İhsan zirvedir; yalnız eksiltmemekle kalmaz, güzellik katar.

Fakat ihsan adına adalet feda edilemez.

Birine merhamet ederken başka birinin hakkı yenemez. Aile huzuru adına haksızlık gizlenemez. Affetmek adına mağdurun hakkı yok sayılamaz.

El-Adl önce dengeyi kurar.

İhsan, kurulan dengeyi güzelleştirir.

Adalet olmadan merhamet kayırmaya,
merhamet olmadan adalet katılığa dönüşebilir.

Mümin ikisini birbirinin düşmanı değil, tamamlayıcısı olarak görür.

Affetmek adaletten vazgeçmek midir?

Affetmek her zaman yaşanan yanlışı yok saymak değildir.

İnsan birini affedebilir fakat aynı davranışın tekrarlanmaması için sınır koyabilir. Kalbini nefretten temizleyebilir fakat hakkın ortaya çıkmasını isteyebilir.

Affetmek:

“Hiçbir şey olmadı.”

demek değildir.

“Bu olayın kalbimi zehirlemesine izin vermeyeceğim.”

demektir.

Adalet dışarıdaki dengeyi, affetmek içerideki zehri düzeltir.

Bazen hak aranır ve kalp affeder.
Bazen karşılık hakkından vazgeçilir fakat ders unutulmaz.
Bazen ilişki devam eder.
Bazen de yeni bir haksızlığa izin vermemek için mesafe korunur.

Burada tek bir kalıp yoktur.

Asıl ölçü şudur:

Affetmek, zulme yeniden kapı açmak değildir.
Hak aramak da kalbi kinle zehirlemek değildir.

Hesabı Allah’a bırakmak

İnsan adalet için üzerine düşeni yapar.

Doğruyu söyler.
Delilini ortaya koyar.
Hakkını meşru yollarla arar.
Yanlışın devam etmemesi için tedbir alır.

Fakat bütün bunlardan sonra hâlâ tamamlanmamış bir şey kalabilir.

Gerçek ortaya çıkmayabilir.
Özür gelmeyebilir.
Dünyadaki karşılık eksik kalabilir.

İşte burada El-Hakem ismi kalbe son dayanağı verir.

Son hüküm insanlara ait değildir.

Hiçbir gerçek Allah’ın ilminden çıkmaz.
Hiçbir niyet gizli kalmaz.
Hiçbir hak bütünüyle kaybolmaz.

Hesabı Allah’a bırakmak, adalet aramaktan vazgeçmek değildir.

Elinden geleni yaptıktan sonra kalbini sonsuz bir mahkemeye dönüştürmemektir.

Her gün aynı davayı kalbinde yeniden görmek,
karşı tarafa değil önce sana zarar verir.

Kul vazifesini yapar; son hükmü El-Hakem’e bırakır.

Hakkını ararken kalbini korumak

Haksızlığa uğrayan insan iki kayıp yaşayabilir.

Birincisi dışarıdaki kayıptır: hakkı, imkânı, itibarı veya huzuru zarar görebilir.

İkinci kayıp ise içeride yaşanır: kalbi öfke, kin ve intikamla değişebilir.

İlk haksızlığı başkası yapmıştır.

İkinci yenilgiye ise insan kendi kalbinde izin verebilir.

Bu nedenle notlarımızdaki dua çok değerlidir:

“Hakkımı ararken adaletten ayrılmamayı,
mücadele ederken kalbimi kinle zehirlememeyi,
beklerken ümidimi kaybetmemeyi nasip et.”

İnsan hakkını savunmalıdır.

Fakat mücadelesinin sonunda, karşı çıktığı şeye benzememelidir.

Beni inciten şey beni kirletmesin.

Adalet yolunun en zor imtihanlarından biri budur.

El-Hakem ve El-Adl’i tanıyan insan

Bu iki ismi kalbinde taşıyan kişi:

her duyduğuyla hüküm vermez,

delil ile zannı birbirinden ayırır,

kendi hatasını da görebilmeye çalışır,

sevdiğinin yanlışını haklı çıkarmaz,

sevmediğinin doğrusunu sırf ondan geldiği için reddetmez,

kendi tarafına ayrı, başkasına ayrı ölçü kullanmaz,

öfkesini hâkim yapmaz,

hakkını ararken sınırı aşmaz,

güç sahibi olduğunda zayıfın hakkını daha dikkatle korur,

affetmeyi zulme izin vermek, adaleti de intikam almak zannetmez,

elinden geleni yaptıktan sonra son hükmü Allah’a bırakır.

Onun temel sorusu yalnız:

“Ben haklı mıyım?”

değildir.

Şunu da sorar:

“Haklı olduğum bu konuda, adil kalabiliyor muyum?”

Bu Dersin Kalp Anahtarı

Haksızlığa uğramam, bana haksızlık yapma hakkı vermez.
Öfkem gerçeğin ölçüsü değildir.
Sevdiğimin yanlışı doğru, sevmediğimin doğrusu yanlış olmaz.
Ben delile, vicdana ve Allah’ın ölçüsüne göre hareket ederim.
Hakkımı ararım; fakat kalbimi kine teslim etmem.
Çünkü son hükmün sahibi El-Hakem, mutlak adaletin sahibi El-Adl’dir.

Dua

Yâ Hakem,

Bize hüküm verirken acele etmemeyi, bilmediğimizi biliyormuş gibi davranmamayı ve zannı hakikatin yerine koymamayı nasip et.

Kendi menfaatimizi, öfkemizi ve aidiyetimizi ölçü hâline getirmekten bizi koru.

Yâ Adl,

Bize önce kendi nefsimize karşı dürüst olmayı öğret.

Sevdiğimizin yanlışına yanlış, sevmediğimizin doğrusuna doğru diyebilecek bir vicdan ver. Güç elde ettiğimizde emaneti korumayı, bize karşı koyamayanlara karşı daha dikkatli ve merhametli davranmayı nasip et.

Hakkımızı ararken adaletten ayrılmamayı, mücadele ederken kalbimizi kinle zehirlememeyi, affederken yeni bir zulme kapı açmamayı öğret.

Bizi intikamı adalet, tarafgirliği sadakat ve suskunluğu merhamet zannedenlerden eyleme.

Kendi hakkımızı istediğimiz kadar başkasının hakkını da koruyanlardan eyle.

Elimizden geleni yaptıktan sonra son hükmü Sana bırakabilecek bir teslimiyet ver.

Ve bizi şu duanın ahlâkıyla yaşat:

Beni inciten şey beni kirletmesin.
Hakkımı ararken adaletten ayrılmayayım.
Haklı olduğum yerde bile haddimi aşmayayım.

Âmin.