← Dersler

KÜÇÜK HİKÂYELER

Son Çağrı

Saat on biri gösterdiğinde terminal her zamanki kadar kalabalıktı.

Yüksek tavandan süzülen gün ışığı cilalı zeminde geniş lekeler bırakıyor, yürüyen merdivenlerin metal kenarlarında parlıyordu. Bavul tekerleklerinin sesi, kahve makinelerinin uğultusuna ve farklı dillerde konuşan insanların seslerine karışıyordu. Bir mağazanın önünde yeni açılmış parfüm şişeleri diziliyor, karşıdaki lokantada ilk sıcak ekmekler sepetlere yerleştiriliyordu.

Terminalin ana girişindeki döner kapılar hiç durmuyordu.

Dışarıdan gelen yolcular kapılardan birer birer içeri giriyor, birkaç adım sonra durup yüksek tavana ve salonun sonu görünmeyen kalabalığına bakıyordu. Kiminin elinde tek bir çanta, kiminin arkasında güçlükle sürüklediği bavullar vardı. Bazıları yalnız geliyor, bazılarını aileleri getiriyordu. Yakınları onları girişte kucaklıyor, biletlerini ceplerine yerleştiriyor ve kalabalığın içinde kendilerine bir yer bulmalarına yardım ediyordu.

O sabah genç bir kadın annesi, babası ve küçük kız kardeşiyle birlikte içeri girdi. Ailesi çevresini sararken kadın, kendisine ilk defa gösterilen büyük bir yere bakar gibi terminali dikkatle seyretti. Elindeki beyaz bilette yalnızca adı yazıyordu. Babası onu normal bekleme salonuna götürdü, boş bir koltuk buldu ve çantasını yanına bıraktı.

Tam o sırada, 18 numaralı kapının önünde başka bir aile vedalaşıyordu.

Yaşlı bir adam oğlunun ceketinin yakasını düzeltti. Kadın, ayrılacak olanın yüzüne tekrar tekrar bakıyor; sanki birazdan hatırlamak zorunda kalacağı her ayrıntıyı gözlerine yerleştirmek istiyordu. Görevli son çağrıyı tekrarladı. Adam bavulunu olduğu yerde bıraktı, elini kaldırdı ve kapının arkasında kayboldu.

Bir taraftan terminale yeni yolcular giriyor, öte tarafta birileri biniş kapılarından ayrılıyordu.

Döner kapılar da biniş kapıları da hiç durmuyordu.

Terminalin en büyük salonunda, tavandan sarkan siyah bir pano vardı. Dünyanın başka havaalanlarındaki panolara benziyordu; sıra sıra harfler, kapı numaraları ve saatler… Fakat bu panoda satırların çoğu boştu.

Yolcuların elindeki biletlerde de yalnızca isimleri yazıyordu.

Hareket saati, kapı numarası ve varış yeri boş bırakılmıştı.

Bu terminalin kuralı buydu. Yolcu geldiğinde kendisine bir bilet veriliyor, fakat ne kadar bekleyeceği söylenmiyordu. Gideceği yer de bilinmiyordu. Bir isim anons edildiğinde panodaki boş satırlardan biri aydınlanıyor; saat, kapı ve varış yeri o anda beliriyordu.

Bazıları bu anonsu uzun süre bekliyor, bazıları daha koltuğuna yerleşmeden çağrılıyordu.

Yolcular ilk günlerinde bu durumu çok soruyorlardı.

“Hiç değilse yaklaşık bir saat söyleyemez misiniz?”

Danışma masasındaki görevliler aynı cevabı veriyordu:

“Bize de önceden bildirilmiyor.”

“Peki nereye gideceğim?”

“İsminiz okunduğunda panoda görünecek.”

“Biletimi değiştirebilir miyim?”

“Hayır.”

Bir süre sonra yolcular soru sormaktan vazgeçiyordu. Salonların düzenine alışıyor, kendilerine bir yer buluyor ve beklemeyi hayatlarının olağan hâli saymaya başlıyorlardı.

Kimi kapılara yakın oturuyor, anonsları dikkatle dinliyordu. Kimi ise hoparlörlerden uzak köşeleri seçiyordu. Bazıları biletini gömleğinin cebinde taşıyor, günde birkaç defa çıkarıp bakıyordu. Bazıları bavulunun en dibine koyuyor, varlığını hatırlamak istemiyordu.

Saat 11.17'de bir isim okundu.

Ses, salonun uğultusunu kısa bir an için yardı. İnsanların bir kısmı istemsizce başını kaldırdı. Büyük panoda boş bir satır aydınlandı.

Normal bekleme salonunun pencere kenarında oturan genç bir adam ayağa kalktı. Kucağında açık duran bilgisayarı aceleyle kapattı. Karşısındaki arkadaşı şaşkınlıkla saate baktı.

“Bu kadar erken mi?” dedi.

Genç adam cevap vermedi. Elindeki bilete, sonra panoya baktı. Daha yarım saat önce kahve almıştı. Masanın üzerinde, içinden yalnızca iki yudum içilmiş karton bardak duruyordu.

“Toplantımız vardı,” dedi arkadaşı. “Öğleden sonra beraber gidecektik.”

Anons ikinci kez yapıldı.

Genç adam bilgisayar çantasını omzuna taktı. Büyük bavulunu da almak istedi, fakat kapının önündeki görevli yalnızca küçük el çantasına izin verileceğini söyledi.

“Diğerleri sonra gönderilir mi?” diye sordu.

Görevli başını salladı.

“Burada kalacaklar.”

Genç adam, bavulun sapını bırakmakta zorlandı. İçinde yeni aldığı takım elbiseler, dosyalar ve uzun zamandır topladığı pahalı eşyalar vardı. Son çağrı duyulunca arkadaşına sarıldı, yarım kalmış kahvesine baktı ve kapıya yürüdü.

Beş dakika sonra temizlik görevlisi bardağı çöpe attı. Bilgisayarın açık kaldığı masaya başka bir yolcu oturdu.

Panodaki satır söndü.

Salon yeniden kendi sesine döndü.

Terminalin üst katında VIP salonu vardı.

Kalın halılar bavul tekerleklerinin sesini yutuyor, geniş camların önündeki deri koltuklar pistin tamamını görüyordu. Masalarda taze çiçekler, kristal sürahiler ve günün gazeteleri vardı. Garsonlar yolcuların isimlerini biliyor, kahvelerini onlar istemeden getiriyordu.

Rauf Bey her sabah aynı pencerenin önündeki koltuğa oturuyordu. Terminale geldiğinde normal salonda beklemişti. Önce gümüş karta, sonra altın karta, sonunda da kendisine özel bir odaya kavuşmuştu. Her geçişte, artık beklemenin eskisi kadar yorucu olmayacağını düşünmüştü.

O sabah yardımcısı önüne birkaç dosya bıraktı.

“Yan salonu da kiralayabiliriz,” dedi. “Onay verirseniz bugün imzalarız.”

Rauf Bey camın arkasındaki kalabalığa baktı. Alt kattaki insanlar yan yana dizilmiş sert koltuklarda oturuyor, priz bulabilmek için yer değiştiriyorlardı. Burada ise sessizlik ve genişlik vardı.

“İmzala,” dedi. “Çocuklar geldiğinde rahat etsinler.”

Yardımcısı dosyayı çevirdi.

“Ne kadar süreyle kiralayalım?”

Rauf Bey cevap vermeden önce cebindeki bileti hissetti. Hareket saatinin bulunduğu boşluğa uzun zamandır bakmamıştı.

“Mümkün olan en uzun süreyle.”

Saat 12.03'te salondaki hoparlörden bir kadın sesi duyuldu. Bir yolcunun adı okundu. Rauf Bey'in elindeki kalem bir an durdu; fakat çağrılan kendisi değildi. Yan taraftaki özel odanın kapısı açıldı. İçeriden, birkaç dakika önce telefonda yüksek sesle konuşan bir adam çıktı.

“Bir yanlışlık olmalı,” diyordu. “Benim programım dolu. Akşama iki görüşmem daha var.”

Görevli, panoda yanan satırı gösterdi.

“İsminiz ve bilet numaranız aynı.”

“Yarın gidemez miyim?”

“Biletiniz değiştirilemiyor.”

Adam önce kızdı, sonra telefonuna sarıldı. Arka arkaya üç kişiyi aradı. Kime hangi dosyanın verileceğini, hangi anahtarın kimde kalacağını anlattı. Fakat konuşmaları tamamlanmadan son çağrı yapıldı.

Özel odasının kapısı açık kaldı.

Adam aceleyle yürürken masanın üzerinde pahalı saatini unuttu. Bir görevli arkasından seslenecek oldu, sonra vazgeçti. Kapıdan yalnızca yolcunun geçebileceğini biliyordu.

Rauf Bey, adamın gidişini camın ardından seyretti. Birkaç dakika sonra salon görevlileri odaya girdi. Masadaki evrakları topladılar, çiçekleri değiştirdiler ve kapının yanındaki küçük levhadan adamın adını çıkardılar.

Öğleden sonra o odaya başka bir yolcu yerleşti.

Yeni gelen adam, pencerenin manzarasını beğendiğini söyledi.

Alt kattaki restoranlarda öğle kalabalığı başlamıştı.

Masaların üzerinde yarım bırakılmış tabaklar, alışveriş torbaları ve şarj kabloları vardı. Kimi insanlar tek başına hızlıca yemek yiyor, kimileri uzun masalarda doğum günlerini kutluyordu. Garsonlar boşalan yerleri temizliyor, yeni gelenlere menü uzatıyordu.

Bir mağazanın önünde orta yaşlı bir kadın iki valizi kapatmaya çalışıyordu. Sabah yaptığı alışverişler valizlere sığmamıştı. Satıcı ona üçüncü bir bavul önerdi.

“Birazdan tekrar geleceğim,” dedi kadın. “Daha alacaklarım var.”

Yanındaki kızı, tavana asılı panoya bakıyordu.

“Ya adın okunursa?” diye sordu.

Kadın güldü.

“Daha çok var.”

“Nereden biliyorsun?”

Kadın bir an sustu.

“İnsan hisseder.”

Kızı bu cevaptan emin olmadı ama başka bir şey söylemedi. Annesinin peşinden mağazaya girdi.

Kasada uzun bir kuyruk vardı. İnsanlar indirim bitmeden daha çok şey alabilmek için sepetlerini dolduruyordu. Bazılarının biletleri cüzdanlarının arasında, bazılarının ceplerinde buruşmuştu. Kasiyer, her müşteriye aynı soruyu soruyordu:

“Yanınızda götürebileceğinizden emin misiniz?”

Çoğu, soruyu alışveriş poşetlerinin uçağa kabul edilip edilmeyeceği şeklinde anlıyor ve kabin ölçülerini soruyordu.

Kasiyer açıklamıyordu.

Saat 13.26'da bir başka isim okundu. Mağazanın arka tarafındaki deneme kabinlerinden yaşlı bir kadın çıktı. Üzerinde henüz etiketleri sökülmemiş lacivert bir ceket vardı.

Kızı, elindeki elbiseleri bırakarak ona koştu.

“Anne, senin adın mıydı?”

Kadın panoya baktı. Yüzündeki şaşkınlık kısa sürdü. Ceketi çıkardı, dikkatle askıya astı.

“Demek vakit gelmiş,” dedi.

“Ama daha alışverişimiz bitmedi.”

Yaşlı kadın kızının yanağını okşadı.

“Hiçbir zaman bitmeyecekti.”

Bavullarını mağazanın önünde bıraktı. İçlerinden yalnızca küçük, yıpranmış bir çanta aldı. Kızı ona kapıya kadar eşlik etti. Ayrılırken ikisi de ağladı; fakat yaşlı kadın son kez arkasına baktığında mağazadaki paketleri değil, kızının yüzünü görmeye çalıştı.

Kapı kapandıktan sonra satıcı askıya bırakılan ceketin düğmelerini ilikledi ve onu yeniden yerine koydu.

Bir saat sonra ceketi başka biri satın aldı.

Çocuklar terminaldeki zamanın yetişkinlerden farklı aktığını sanıyordu.

Onlar için yürüyen bantlar birer oyun, bavul taşıma arabaları yarış aracıydı. Camın arkasındaki uçakları sayıyor, mağazaların önündeki parlak oyuncaklara bakıyorlardı. Anonslar başladığında bir an susuyor, kendi isimleri okunmayınca oyunlarına devam ediyorlardı.

Mert sekiz yaşındaydı. Babasıyla normal bekleme salonunda oturuyordu. Annesi yiyecek almak için sıraya girmişti. Mert'in elinde, terminale girerken kendisine verilmiş beyaz bir bilet vardı.

“Biz nereye gideceğiz?” diye sordu.

Babası telefonundan başını kaldırmadan cevap verdi:

“Bilmiyorum.”

“Ne zaman gideceğiz?”

“Anons yapılınca.”

“Ya anonsu duymazsak?”

Babası bu defa telefonu bıraktı.

“Duyarız.”

“Herkes gidiyor mu?”

Babası salonu gözden geçirdi. Karşılarında uyuyanlar, yemek yiyenler, tartışanlar ve büyük panoya hiç bakmayanlar vardı.

“Evet,” dedi. “Sanırım herkes.”

“O zaman neden buraya yerleşmiş gibi davranıyorlar?”

Baba cevap vermedi.

Mert biraz sonra koltukların arasında oynamaya başladı. Boş bir koltuğun üzerinde unutulmuş oyuncak bir uçak buldu. Onu almak için eğildiğinde altına sıkışmış eski bir bilet gördü. Üzerindeki isim silinmeye yüz tutmuştu. Hareket saati ve varış yeri yine boştu.

Bileti danışma masasına götürdü.

“Bunu kaybeden kişiyi bulabilir misiniz?”

Görevli bilete baktı.

“O yolcu çoktan ayrıldı.”

“Biletini almadan mı?”

“Çağrıldığında artık bilete ihtiyacı kalmamıştı.”

Mert oyuncağı da masaya bıraktı.

“Bunu da götürmemiş.”

“Buradan ayrılanların çoğu, en sevdikleri şeyleri bile burada bırakır.”

Mert, görevlinin yüzüne baktı. Kadın bunu son derece sıradan bir şey söylüyormuş gibi konuşmuştu.

Öğleden sonra terminal daha da kalabalıklaştı.

Ana girişin döner kapılarından yeni yolcular giriyor, görevliler onları salonlara yönlendiriyordu. Her birinin elinde aynı beyaz bilet vardı. İsimleri yazılıydı; diğer satırlar boştu.

İçeri giren genç bir çift, kendilerine nerede beklemeleri gerektiğini sordu. Görevli, salonu gösterdi.

“Kapınız belli olunca anons edilecek.”

“Ne kadar bekleriz?”

“Bize bildirilmedi.”

Çift, cevapta tuhaflık yokmuş gibi teşekkür etti ve koltukların arasına karıştı. Önce kahve aldılar, sonra mağazaların vitrinlerine bakmaya başladılar. Önlerinde uzun bir gün bulunduğunu düşünüyorlardı.

Aynı dakikalarda 7 numaralı kapının önünde çok genç bir yolcu bekliyordu. Yakınları ismin yanlış okunduğunu söylüyor, görevlilerden panoya yeniden bakmalarını istiyordu.

“Daha yeni girdi,” dedi kadınlardan biri. “Bu kadar kısa olamaz.”

Görevli bilet numarasını tekrar kontrol etti.

“Bazen bekleme kısa sürüyor.”

“Sıra diye bir şey yok mu?”

“Burada çağrılar terminale giriş sırasına göre yapılmıyor.”

Kapı kapandığında, biraz önce içeri giren genç çift hâlâ bir mağazanın vitrinine bakıyordu.

Saat ilerledikçe restoranlar yeniden doldu. Uçuşunu bekleyen bir grup masaları birleştirip doğum günü kutluyordu. Masanın ortasında büyük bir pasta vardı. Arkadaşları, mumları üflemeye hazırlanan adamı alkışladı.

“Daha nicelerine,” dediler.

Adam mumları üfledi.

Tam o anda anons başladı.

Masadakilerin hepsi sustu. İlk söylenen ad başka birine aitti. Gülüştüler, rahatladılar ve müziği yeniden açtılar. Adı okunan yolcu, birkaç masa ötede tek başına yemek yiyen bir kadındı. Kadın hesabı istemeye fırsat bulamadan kalktı. Garson, masada kalan tabağı mutfağa götürdü.

Kutlama devam etti.

Mumları üfleyen adam kadehini kaldırdı:

“Gördüğünüz gibi daha buradayız.”

Hiç kimse “Ne zamana kadar?” diye sormadı.

Akşamüstü, uçuş bilgi panosunun altında iki adam tartışmaya başladı. Biri diğerinin koltuğuna çantasını koyduğunu söylüyordu. Önce sesleri yükseldi, sonra çevrelerinde küçük bir kalabalık toplandı.

“Bu koltuk uzun zamandır benim,” dedi adamlardan biri.

“Üzerinde adın mı yazıyor?”

“Herkes benim burada oturduğumu bilir.”

“Şimdi ben oturuyorum.”

Tartışma uzadı. Güvenlik görevlisi geldi ve ikisini ayırdı. Adamlar başka koltuklarda oturmayı reddediyor, birkaç karışlık yer için birbirlerini suçluyorlardı.

Kısa süre sonra hoparlörden bir isim okundu.

İki adamdan yaşlı olanı sustu. Panoya baktı. Birkaç saniye önce uğruna kavga ettiği koltuğa, sonra karşısındaki adama baktı.

Çantasını aldı.

“Senin olsun,” dedi.

Diğer adam cevap vermedi. Yaşlı yolcu uzaklaşırken koltuğa oturdu; fakat artık rahat değildi. Elleri dizlerinin üzerinde, bir sonraki anonsu bekledi. Birkaç dakika sonra kalkıp başka bir yere geçti.

Koltuk boş kaldı.

Rauf Bey akşam yemeğini VIP salonunda yedi.

Yan salonun kira sözleşmesi imzalanmış, kutlamak için küçük bir masa hazırlanmıştı. Çocukları ve torunları da yanındaydı. Onlara yeni salonun hangi bölümünü kimin kullanacağını anlatıyordu.

Torunlarından biri büyük camın önüne gidip aşağıdaki kalabalığı seyretti.

“Dede, aşağıdakiler de bizim gideceğimiz yere mi gidiyor?” diye sordu.

Rauf Bey gülümsedi.

“Kimsenin nereye gideceği belli değil.”

“Ama bizim kapımız farklı olur, değil mi?”

Rauf Bey cevap vermek üzereydi. O sırada hoparlörlerden kendi adını duydu.

Salondaki herkes dondu.

Anons son derece sakindi. Ne acele ettiren ne de teselli veren bir sesti. Yalnızca adı, kapıyı ve hareket saatini söylüyordu.

Rauf Bey cebinden biletini çıkardı. Uzun zamandır boş duran satırlar dolmuştu.

Yardımcısı hemen ayağa kalktı.

“Bir yanlışlık olabilir. Görüşür, erteletiriz.”

“Ertelenmediğini biliyorsun.”

“Özel bir uçuş isteyelim.”

Rauf Bey ilk defa alt kattaki salonla kendi salonu arasında hiçbir fark olmadığını açıkça gördü. Camlar daha büyük, koltuklar daha yumuşak, hizmet daha özenliydi. Fakat saat burada da aynı hızla ilerlemişti.

Çocuklarından biri ağlamaya başladı.

Rauf Bey çevresine baktı. Elde etmek için uzun süre çalıştığı odalar, duvarlardaki tablolar, masanın üzerindeki belgeler… Hepsi yerli yerindeydi. Değişen yalnızca, birazdan kendisinin burada olmayacak olmasıydı.

“Yeni salon ne olacak?” diye sordu yardımcısı.

Rauf Bey sözleşmeyi masanın üzerinde bıraktı.

“Başka biri kullanır.”

Kapıya doğru yürürken normal salonun içinden geçti. İnsanlar ona yol verdi. Kimse kartının rengine bakmadı. Elinde yalnızca terminale girerken kendisine verilen beyaz bilet vardı.

Kapının önündeki sırada, sert koltuklarda uzun zamandır bekleyen bir kadınla yan yana geldi. Kadının adı da aynı uçuş için okunmuştu. Biri VIP salonundan, diğeri kalabalık bekleme bölümünden gelmişti.

Görevli ikisinin biletini aynı şekilde kontrol etti.

Kapı ikisi için de aynı yere açıldı.

Gece olduğunda camlarda terminalin içi yansımaya başladı.

Mağazalar hâlâ açıktı. Restoranlarda tabaklar taşınıyor, kahve makineleri çalışıyor, insanlar koltuklarda uyuyor veya yeni güne ait planlar yapıyordu. Temizlik görevlileri boşalan yerleri temizliyor; pano her birkaç dakikada bir başka isimle aydınlanıyordu.

Ana girişin döner kapıları da hiç durmamıştı.

Bir yolcu dışarıdan içeri giriyor, kendisine boş bir bilet veriliyor ve bekleme salonunda bir yer buluyordu. Başka bir yolcu, adı okunduğu için bulunduğu yerden kalkıyor ve geride bıraktıklarına son kez bakıyordu.

Gelenler, gidenleri tanımıyordu. Gidenlerin çoğu da kendilerinden önce aynı kapılardan kimlerin geçtiğini bilmiyordu.

Terminal kalabalık olduğu için insanlar onun hiç eksilmediğini sanıyordu.

Oysa eksilmeyen terminaldi.

İçindekiler sürekli değişiyordu.

Bir mağazanın kasasında sabah bırakılmış bavullar açık artırmaya çıkarıldı. VIP salonundaki özel odaya yeni bir isim yazıldı. Restoranda yarım kalan masaya başka bir aile oturdu. Mert'in bulduğu oyuncak uçağı danışma görevlisi kayıp eşya kutusuna bıraktı.

Saat 23.58'de, o günün son anonslarından biri yapıldı.

Normal salonun en sakin köşesinde oturan yaşlı bir adam başını kaldırdı. Gün boyunca küçük çantasını ayaklarının yanında tutmuş, her anonsu dikkatle dinlemişti. İsmini duyunca şaşırmadı. Paltosunu giydi, biletini eline aldı ve yanında oturan genç adama döndü.

“Sıra bana geldi,” dedi.

Genç adamın yüzü değişti.

“Korkmuyor musunuz?”

Yaşlı adam kapılara baktı.

“Bilmediğim bir yere gidiyorum. Elbette ürperiyorum.”

“O hâlde nasıl bu kadar sakinsiniz?”

“Çünkü burada kalmak için gelmediğimi hiç unutmadım.”

Genç adam, yaşlı adamın küçücük çantasına baktı.

“Hepsi bu mu?”

“Götürebileceğim kadar.”

İkinci anons yapıldı.

Yaşlı adam ayağa kalktı. Yürümeye başlamadan önce çevresindeki kalabalığa baktı. Bazıları uyuyor, bazıları alışveriş yapıyor, bazıları da daha güzel bir koltuk bulmak için salonun öbür ucuna yürüyordu.

“Burada uzun mu kaldınız?” diye sordu genç adam.

Yaşlı adam gülümsedi.

“Beklerken uzun görünüyordu. Şimdi dönüp bakınca, bir an kadar.”

Kapıya doğru yürüdü.

Son çağrı yapıldığında saat gece yarısını geçti.

Terminalin ışıkları uzaktan bakıldığında yıldızlar gibi görünüyordu.

Kamera yükseldikçe büyük salon küçüldü. Cam duvarlar, kapılar ve pistler birbirine karıştı. Sonra terminalin tek bir binadan ibaret olmadığı görüldü.

Dağların eteklerinde, denizlerin kıyısında, çöllerde ve kalabalık şehirlerde aynı anda terminal kapıları açılıyordu. Bir yerde yeni bir yolcu içeri giriyor, başka bir yerde bir isim son defa okunuyordu. Bazıları gösterişli salonlarda, bazıları sade bekleme yerlerinde vakit geçiriyordu. Kimi çok eşya toplamış, kimi yalnızca küçük bir çantayla beklemişti.

Fakat kapıların hiçbiri boş kalmıyordu.

Her gelen, bir gün gidiyordu.

Gelen vardı.

Giden vardı.

Kalan yoktu.

Biraz daha yükselince bütün salonları taşıyan küre karanlığın içinde göründü. Denizleri, kıtaları ve geceleri yanan şehirleriyle sessizce dönüyordu.

İnsanların kalıcı bir yurt zannettiği o büyük terminalin adı dünyaydı.

İçeride yeni bir isim anons edildi.

Herkes bir an başını kaldırdı.

Sonra kendi çağrısı hiç yapılmayacakmış gibi beklemeye devam etti.

Her gün bu terminale milyonlarca insan giriyor, milyonlarcası ayrılıyordu. Gelenlerin hiçbiri burada kalmıyor, gidenlerin hiçbiri de ilk giden olmuyordu.

Ayrılıklar elbette hüzün veriyordu. Fakat geride kalanlar, sanki kendilerine hiçbir zaman çağrı yapılmayacakmış gibi gidenlerin ardından feryat ediyordu. Oysa bugün uğurlayan, yarın uğurlanacaktı. Daha önce ayrılanlarla aynı istikamette buluşma ümidi de belki bu vedaların içine saklanmıştı. İnsan bunu anlayabilse, yeniden buluşmak ne büyük teselliydi aslında.

Bu terminalde daima kalan hiç kimse yoktu.

Bunu herkes biliyordu.

Nedense birçok yolcu üzerine alınmıyordu.