Kâinatı Okumak
Üstad’ın eserleri ile tanışmam.
Bir cuma günü Hacı Bayram Camii’nin karşısındaki kitapçılarda dolaşıyordum.
O kitapçıların kendine mahsus bir havası vardır. İnsan orada yalnız kitapların arasında değil, sanki yüzyılların içinde dolaşıyor gibi hissederdi.
Raflarda duran kırmızı kitaplar dikkatimi çekti. Bir tanesini elime aldım. Rastgele bir bölüm açtım ve okumaya başladım.
Bir Üstad’ın hapisteyken başından geçen bir hatıra anlatılıyordu.
Genç bir avukat stajyeri ziyaretine gelmişti. Üstad’ın şöhretini duymuş, merakla sormuştu:
“Üstadım, sizde keramet var mı? Mesela şu tesbihi yürütebilir misiniz?”
Üstad’ın cevabı:
“Kardeşim,
Bir gün bir baba evladını bir kuyumcu dükkânına götürmüş. Dükkânın içinde elmas saatler, yakutlar, zümrütler, birbirinden kıymetli mücevherler varmış.
Fakat çocuğun gözü, pencereden gördüğü dükkânın dışındaki bir balona takılmış. Balonu istemiş babasından. Babası ne söylediyse çocuğu vazgeçirememiş.”
Sonra Üstad o genç avukata şunu söylüyordu:
“Kardeşim, ben Kur’an gibi bir mücevher dükkânının dellâlıyım.
Balon satmam.”
Kur’an Hazinesinden Bir Cevher
Risale-i Nur, Kur’an hakikatlerini anlatırken denizin dibindeki büyük bir hazineye dalan dalgıçları örnek verir. Her dalgıç, hazinenin farklı bir cevherini görür ve bazen hazinenin yalnız gördüğü cevherlerden ibaret olduğunu zannedebilir.
Hâlbuki hazine, birbirinden farklı sayısız cevherle doludur.
Kur’an da böyledir.
Her âlim, her müfessir ve her asır, o büyük hazineden kendi kabiliyeti ve ihtiyacı nispetinde cevherler çıkarır. Fakat hazine hiçbirinin gördüğü kadar değildir.
Hepsinden büyüktür.
Hepsinden derindir.
Bir hekim aynı ayette insanın yaratılışına dair bir işaret görebilir. Bir hukukçu adalet ölçüsünü, bir eğitimci insanın nasıl yetiştirileceğini, bir mazlum teselliyi, bir idareci emaneti ve sorumluluğu fark edebilir. Bunların biri diğerini geçersiz kılmaz. Aynı ışık, farklı pencerelerden farklı biçimlerde içeri girer; fakat kaynağı aynıdır.
Bu bakış bana iki şeyi birlikte öğretti: Kur’an karşısında hayretimi kaybetmemek ve kendi anladığımı Kur’an’ın tamamı zannetmemek.
İnsan bir cevher bulduğunda sevinmeli; fakat henüz görmediği cevherlerin de bulunduğunu unutmamalıdır. Bu, hem ilme iştiyak hem de ilimde tevazu doğurur.
Taklidî İmandan Tahkikî İmana
Risale-i Nur, taklidî imanı yeterli görmez; imanın tahkik edilmesini ister.
İnsanın soru sormasını kısıtlamaz. Aksine düşünmesini, araştırmasını, delilleri görmesini ve hakikati bizzat tasdik etmesini teşvik eder.
Taklidî iman, başkasının gördüğünü kabul etmeye benzer. Tahkikî iman ise insanın kendi penceresini açıp ışığı görmesidir.
Bu, her insanın bütün ilimleri öğrenmesi gerektiği anlamına gelmez. Fakat insan, inandığı hakikatin yalnız alışkanlık, çevre veya miras yoluyla taşınan bir söz olarak kalmasına razı olmamalıdır. Kalbi de aklı da o hakikate şahitlik etmelidir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için deliller vardır.” Âl-i İmrân, 190
Allah’ın varlığı ve birliği eserlerinde apaçık görünmektedir. Risale-i Nur insanı, eserlere bakarak Sanatkâr’ı tanımaya davet eder.
Bir kitabın harfleri mürekkebi gösterdiği kadar kâtibini de gösterir. Bir sarayın ölçüsü ve düzeni taşları gösterdiği kadar mimarını da bildirir. Kâinattaki ölçü, sanat, hikmet ve yardımlaşma da yalnız maddî unsurları değil; onları bilen, ölçen ve birlikte çalıştıran kudreti düşündürür.
Kâinatı Okumayı Öğrenmek
Risale-i Nur bütün varlıklara yalnız alışılmış gözle değil; bir mühendisin, kimyacının, fizikçinin, biyoloğun, sanatkârın ve kendi alanında ihtisas sahibi insanların gözüyle de bakmayı öğretir.
Çünkü kâinatın her köşesinde ayrı bir ilim, ayrı bir sanat ve ayrı bir mühendislik vardır.
İnsan bu nazarla bakmaya başladığında varlıkları sıradan nesneler olarak görmez. Her biri, kendi diliyle Yaratıcısını anlatan birer sanat harikası hâline gelir.
Bir yaprağa yalnız “yeşil bir şey” diye bakmakla, onun güneş ışığını kullanarak hayat için gerekli maddeleri üretmesini düşünmek aynı değildir. Bir arıya yalnız küçük bir böcek diye bakmakla, çiçekleri bulmasını, yönünü şaşırmadan yuvasına dönmesini ve bal yapmasını görmek aynı değildir. İnsan bildikçe hayreti azalmaz; doğru bakarsa hayreti derinleşir.
Her bahar mevsiminde insanların ve bütün canlıların ihtiyacı olan meyveler, sebzeler ve sayısız nimet; sanki başka bir âlemde hazırlanmış, vagonlara doldurulmuş ve tam zamanında yeryüzüne gönderilmiş gibi önümüze serilir.
İnek; ot ve diken yer, fakat kan ile dışkı arasından insana tertemiz süt sunan yürüyen bir fabrika gibi çalışır. Kur’an da süte özellikle dikkat çeker:
“Size onların karınlarındaki dışkı ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis bir süt içiriyoruz.” Nahl, 66
At ve deve benzine, motora ve asfalt yola ihtiyaç duymayan birer taşıt gibi insanın hizmetine verilir.
Karpuz, neredeyse hiç yağmur yağmayan sıcak yaz günlerinde insanın o zamanki ihtiyacına uygun olarak, neredeyse bütünü su ile dolu yaratılır. Buna karşılık tamamen suyun içinde yetişen pirincin tanesinde aynı biçimde su bulunmaz.
Toprağın rengi birbirine benzer. Suyu aynıdır. Güneş aynıdır. Fakat aynı bahçeden rengi, kokusu, tadı ve yapısı farklı sayısız meyve çıkar. Demek ki görünen sebepler malzemedir; eserin ilmini ve tercihlerini açıklayan gerçek fail değildir.
Sebeplerin Arkasındaki El
Bir kiraz için ağaca teşekkür edilmez.
Tıpkı postacının getirdiği bir mektubun aslında postacıdan gelmediğini bildiğimiz gibi, insana ulaşan nimetler de yalnız sebeplerden gelmez. Postacı kıymetlidir; vazifesini yapar ve kendisine teşekkür edilir. Fakat mektubun yazarı o değildir.
Doktor tedavi eder; fakat hücreye iyileşme kabiliyetini doktor koymamıştır. Çiftçi tohumu eker; fakat o küçücük tohumun içine ağacın programını çiftçi yazmamıştır. Anne çocuğunu besler; fakat anne sevgisini ve sütün terkibini anne kendi eliyle yaratmamıştır.
Sebepleri inkâr etmek doğru değildir. Sebepleri gerçek kaynak zannetmek de doğru değildir.
Nimetleri size; sizi tanıyan, bilen ve seven bir Zât göndermektedir.
İnsanlık medeniyetin bugünkü seviyesinde bile en temel ihtiyaçlarının hiçbirini yoktan imal edemez. İnsan tek bir meyveyi yaratamaz. Bir tohumun içine canlı bir ağacın bütün programını koyamaz. Küçücük bir mikroba yenilebilir.
Aslında son derece acizdir.
Buna rağmen sahip olduğu her nimetin, kendisini tanıyan ve seven bir Sultan’ın hediyesi olduğunu çoğu zaman fark etmez.
Dünya Bir Misafirhane
Risale-i Nur’a göre bu dünya bir misafirhanedir. İnsan ise burada kısa bir süre misafir edilen bir yolcudur.
Aynı zamanda dünya büyük bir saray gibidir. Sarayın içindeki bütün sanat eserleri ve ikramlar; sarayın sahibini, zenginliğini ve cömertliğini tanıtır.
Misafirhane benzetmesi insana hem değerini hem de sınırını öğretir.
Misafire ikram edilir; fakat misafir evin sahibi değildir. Kendisine ayrılan odadan istifade eder; fakat orada sonsuza kadar kalacağını düşünmez. Eşyayı hoyratça kullanamaz. Diğer misafirleri rahatsız etmemesi gerekir. Giderken odadaki eşyayı yanında götüremez; fakat orada gösterdiği edep ve kurduğu dostluk kendisiyle gider.
Bu sarayın kuralları vardır. Diğer yolcuları rahatsız etmemek esastır. Burada yapılan ticaret ise bu misafirhaneden sonra gidilecek ebedî beldeyi kazandırır.
Risale-i Nur günün yirmi dört saatini yirmi dört altına benzetir. Bu altınlardan en az bir tanesini, gidilecek ebedî yurtta kullanmak üzere ayırmak gerektiğini söyler.
Yani ibadete ayrılan zaman insanın en kârlı ticaretidir.
İnsan dünyaya misafir olduğunu anladığında dünyayı terk etmez; onu doğru yere koyar. Çalışır, üretir, ailesine bakar, adalet arar ve güzeli inşa eder. Fakat geçici olanı ebedî zannetmez; sahip olduğu şeyi kendisinin mutlak mülkü saymaz.
İnsana Verilen Anahtarlar
İnsanın sahip olduğu görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma gibi duyular farklı âlemlerin kapılarını açan anahtarlar gibidir.
Bu anahtarların hiçbiri diğerinin görevini yapamaz.
Gözün açtığı renkler âlemini kulak anahtarı açamaz. Kulağın açtığı sesler âlemini göz göremez. Bir renk, göz anahtarı olmayan birine bütünüyle tarif edilemez. Bir ses tattırılamaz. Bir koku kelimelerle tam olarak anlatılamaz.
Çünkü her biri ayrı bir âlemdir. Her biri farklı bir anahtarla açılır.
Allah insana bu kıymetli âlemlerin kapısını açacak çok değerli anahtarlar vermiştir.
Bunlara akıl, hafıza, hayal, merhamet ve vicdanı da ekleyebiliriz. Göz şekli görür; akıl şeklin içindeki düzeni fark eder. Kulak bir feryadı işitir; merhamet o feryada karşı sorumluluk duyar. Hafıza geçmişi taşır; vicdan geçmişten bir hüküm çıkarır.
Bu kadar kıymetli anahtarlarla donatılmış insan yalnız maddî ve süflî zevkler için yaşarsa kendi değerini düşürür. Varlığın manasına bakmadığında kendisine verilen büyük istidadı ziyan etmiş olur.
Bir sarayın bütün odalarını açabilecek anahtarları yalnız bodrumdaki küçük bir dolabı açmak için kullanmak ne kadar büyük bir kayıpsa, insanın aklını, kalbini ve duyularını yalnız geçici hazlara harcaması da öyledir.
İnsan Gücü ile İlâhî Kudretin Mukayesesi
Risale-i Nur, bir sineğin kanadındaki aerodinamik yapıyı insanın yaptığı uçaklarla mukayese eder. Uçağı üreten teknoloji, bir sineğin tek kanadını dahi canlı olarak imal etmekten uzaktır.
Kâinattaki her şeyin üzerinde aynen taklit edilmesi mümkün olmayan ilâhî bir mühür vardır.
Hiçbir şey aynen imal edilemez.
Ne bir meyve…
Ne bir çiçek…
Ne bir böcek…
Bir bilgisayar büyük hesaplar yapabilir; fakat kendi varlığının manasını soramaz.
Risale-i Nur insanı, ilâhî tasarruf ile insanın gücünü mukayese etmeye davet eder.
Bugün içinde yüz binlerce ev bulunan, aydınlatılan, temizlenen ve binlerce aracın hareket ettiği bir şehri meydana getiren teknoloji bile; bahar mevsiminde bir anda yaratılan binlerce çeşit ağacın, yaprağın, çiçeğin, sineğin ve böceğin tek bir tanesini dahi yoktan yaratamaz.
Nasıl ki evimizi ısıtmamız, aydınlatmamız ve temizlememiz kendiliğinden olmaz; apartmanımızı, mahallemizi ve şehrimizi ısıtıp aydınlatmak ve temizlemek iş büyüdükçe daha zor hâle gelir. Dünyayı ısıtmak, aydınlatmak, temizlemek ve yaşanabilir hâlde tutmak ise muazzam bir kudret ve ilim gerektirir.
İnsan birkaç hafta evini temizlemese içine giremez. Misafirhanemiz olan dünya da sürekli temizlenmese, aydınlatılmasa, ısıtılmasa ve yenilenmese yaşanmaz hâle gelir.
Atmosfer havayı dolaştırır. Yağmur suyu temizleyip yeniden dağıtır. Toprak ölü maddeleri yeni hayata hazırlar. Denizler, ormanlar ve sayısız canlı birbirinden habersiz görünürken aynı hayat düzenine hizmet eder.
Evimizde tesadüfe vermeyeceğimiz işleri bütün kâinatta yapan bir Zât’ın varlığını inkâr edip bunları tesadüfe vermek, aklın kabul edebileceği bir şey değildir.
Her Şey Birbiriyle Bağlıdır
İlâhî tecelliyi tek bir çiçekte bile görebilirsiniz.
Çünkü o çiçeğin var olabilmesi için güneşle, rüzgârla, bulutla, yağmurla ve toprakla irtibatı vardır. Bunlardan herhangi biri olmasa o çiçeğin varlığı da mümkün olmaz.
Bir lokma ekmeğin arkasında güneş, yağmur, toprak, tohum, çiftçi, ulaşım ve insan bedeninin onu hazmetme kabiliyeti vardır. Soframıza gelen basit bir lokma bile bütün bir kâinatın birlikte çalışmasını gerektirir.
Hayatın devam edebilmesi için, tıpkı bir saatin bütün dişlilerinin uyum içinde çalışması gibi, kâinattaki sistemlerin de kusursuz bir ahenk içinde işlemesi gerekir.
Güneşin dünyaya mesafesinden dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşüne, suyun özelliklerinden atmosferin yapısına kadar her şey hayatın devamına hizmet eden hassas bir ölçü içindedir.
Kur’an bu ölçüyü şöyle hatırlatır:
“Rahmân’ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir de bak: Bir çatlak görebiliyor musun?”
Mülk, 3
Nasıl ki lüks bir otel misafirlerine verdiği değeri sunduğu hizmetlerle gösterirse, bu büyük misafirhanenin Sultanı da insana verdiği değeri onun emrine verdiği sayısız nimetle göstermektedir.
İnsanın yaşayabilmesi için bütün kâinat âdeta seferber edilmiştir. Güneşten havaya, sudan toprağa kadar her şey onun yaşaması için ölçüyle yaratılmıştır.
Hiçbir zerre hikmetsiz hareket etmez. Ağaçtan düşen tek bir yaprak bile O’nun ilmi ve iradesi dışında düşmez.
İnsanın peşinde koştuğu rızık da, karşılaştığı hadiseler de, korkuları da ve ümitleri de Allah’ın ilmi ve iradesi dâhilindedir.
Kâinatta tesadüfe yer olmadığı gibi insanın hayatında da tesadüfe yer yoktur.
İnsan Bir Aynadır
Risale-i Nur’a göre kâinat, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği büyük ve küçük sayısız aynalarla doludur.
Tıpkı denizin üzerindeki sayısız su kabarcığının güneşi ayrı ayrı yansıtması, denizin ise aynı güneşi daha geniş ve farklı bir şekilde aksettirmesi gibi…
Bütün varlıklar kendi kabiliyetleri ve istidatları nispetinde ilâhî isim ve sıfatların tecellilerine birer ayna olurlar.
Küçücük bir çiçek de Allah’ın isimlerini gösterir.
Koca bir güneş de…
Bir su damlası da O’na işaret eder.
Engin okyanuslar da…
İnsan da bir aynadır.
Fakat her biri büyüklüğü ve kabiliyeti ölçüsünde o isimleri yansıtır.
Hiçbiri güneş değildir. Fakat hepsi güneşin varlığına delildir.
Hepsi Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine, ilmine, rahmetine ve sanatına şahitlik eder.
Risale-i Nur’un sıkça kullandığı ifadeyle bütün varlıklar âyinedardır; yani her biri kendi istidadı nispetinde Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren bir aynadır.
İnsan bu aynalara bakmayı öğrendiğinde her şeyde Allah’ın isimlerinin bir tecellisini okumaya başlar. İşte o zaman kâinat, her varlığıyla Yaratıcısını anlatan büyük bir kitap hâline gelir. İnsan eserlerin arkasındaki Sanatkâr’ı görmeye başlar.
İnsanlarda gördüğümüz güzel ses, üstün kabiliyet, zekâ, sanat, ilim ve marifet gibi hayranlık uyandıran özellikler de Allah’ın sonsuz hazinesinden onlara verilmiş birer yansımadır.
Bunlar insanın mutlak mülkü değildir. İnsanda emanet olarak tecelli eden ilâhî isimlerin küçük birer cilvesidir.
Nasıl ki su kabarcıkları güneşin ışığını kendi malıymış gibi taşımaz, yalnızca onu yansıtırsa; insanlar da sahip oldukları güzelliklerle Allah’ın sonsuz hazinesi hakkında bize fikir verirler.
Bu bakış insanı iki yanlıştan korur: Beğendiği insanı güzelliğin kaynağı zannederek putlaştırmaktan ve bir insana duyduğu kırgınlık sebebiyle ondaki hakiki güzelliği inkâr etmekten.
O insanlar bu dünyadan ayrıldıklarında cazip pırıltılar da onlarla birlikte yok olmaz. Aynı güneşin kaybolan bir su kabarcığından sonra başka kabarcıklarda yansımaya devam etmesi gibi, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileri başka insanlarda görünmeye devam eder.
Su kabarcıkları gelir geçer.
Fakat güneş bâkidir.
İnsanlar fanidir.
Fakat güzelliğin, ilmin, kudretin, merhametin ve bütün kemâl sıfatlarının gerçek sahibi olan Allah’ın hazinesi ezelî ve ebedîdir.
İnsan, Allah’ın isimlerini kendi ahlâkında yansıtmayı tercih etme iradesine de sahiptir. Merhameti tanıyan merhametli, adaleti tanıyan adil, keremi tanıyan cömert olmaya çalışır. Ayna ışığın kaynağı değildir; fakat temiz olduğu ölçüde ışığı daha doğru yansıtır.
Fırtınalara Hazırlık
Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki yıllar önce okuduklarım yalnız gençlik arayışımı doldurmamış; beni yıllar sonra gelecek fırtınalara da hazırlamış.
Çünkü insanın elinden varlıkları alınabilir.
Makamı alınabilir.
İtibarı alınabilir.
Fakat hakikati nereye koyduğunu bir kere öğrenmişse, her şey yıkıldığında bile tutunacağı bir yer kalır.
İnsan sakin bir denizde gemisinin sağlam olduğunu zannedebilir. Fırtına geldiğinde ise hangi parçanın süs, hangi parçanın taşıyıcı olduğu anlaşılır. İman da yalnız rahat zamanda söylenen güzel cümlelerden ibaret kalırsa fırtınada insanı taşımayabilir. Hakikat önceden kalbin merkezine yerleşmişse, dışarıdaki dayanaklar çekildiğinde içeride bir istikamet kalır.
Lezzet ile Hakikat Arasındaki Fark
İnsan bazen hakikatin etrafında dolaşır ama içine girmez. Güzel sözlerin, alışkanlıkların ve en önemlisi çevresinin içinde kalır.
Bazen fark etmez; fakat savunduğu şey hakikat olmaktan çıkar. Çevresini saran lezzetler, insanlar, gruplar ve bağlılıklar hakikatin önüne geçer.
Ait olduğunu hissettiği grup ve peşinden yürüdüğü insanlar, farkında olmadan hakikatten daha kıymetli hâle gelir.
Üstad buna tarafgirlik demiş...
Bir insan kendi grubundan birinin yanlışını savunuyor, karşı taraftan birinin doğrusunu sırf kimliğinden dolayı kabul etmiyorsa artık hakkı değil aidiyetini merkeze almış demektir. Bir ölçüyü dostuna başka, rakibine başka uyguluyorsa hakikat onun için ilke olmaktan çıkmış, tarafının hizmetine girmiştir.
“Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez.”
Hakikati savunmak başka bir şeydir. Orada çoğu zaman lezzet yoktur. Derecesine göre ağır bir bedel ve çile vardır.
Lezzet için dindar olmak ile din için lezzetten vazgeçmek arasında büyük fark vardır.
İnsan Neyin Peşinden Giderse Ona Hizmet Eder
İnsan neyin peşinden koşuyorsa bazen fark etmeden onun hizmetine girer.
Lezzetin peşinden koşan kişi, bu uğurda hak ve hakikatten uzaklaşıyorsa onun tanrısı lezzet olmaya başlar.
Menfaati için her şeyi yapıyor ve başkalarını umursamıyorsa onun tanrısı menfaat olur.
Makamını korumak için zulme göz yumuyorsa onun tanrısı makam olur.
Para için her şeyi yapan insanın tanrısı da para olur.
İnsan bunların önünde secde etmeyebilir; fakat kararlarını bütünüyle bunlar yönetiyorsa hayatının merkezine onları yerleştirmiş olur.
Bugün buna şöhreti, alkışı ve görünür olmayı da ekleyebiliriz. İnsan doğruyu söylemek yerine beğenilecek olanı söylüyor, iyiliği Allah bildiği için değil insanlar görsün diye yapıyor ve sessiz kaldığında unutulmaktan korkuyorsa, insanların bakışını kalbinin merkezine yerleştirmiş olabilir.
Üstad’a göre hak ve hakikatin merkezde olmadığı her daire, insanı Allah’a değil, kendi eliyle yaptığı putlara kul eder.
Hakikatin Bedelini Ödeyenler
Din âlimlerinin hayatına bakıldığında hakikat uğruna ödenen bedeller görülür.
İmam-ı Âzam’dan İmam Ahmed bin Hanbel’e kadar nice büyük âlim işkence görmüştür. İmam Rabbânî’den Bediüzzaman’a kadar nice büyük zat sürgünlerde, hapishanelerde ve mahkemelerde yaşamıştır.
Hiçbiri “Taviz verelim de rahat edelim.” dememiştir.
Hakikat ellerinde bir kor hâline gelmiş; yakmış fakat onu bırakmamışlardır.
Bu, insanın her görüşünü hakikat ilan edip inatlaşması demek değildir. Hakikat uğruna bedel ödemek ile kendi nefsinin görüşü uğruna kavga etmek aynı şey değildir. Bunun ölçüsü; delile açık olmak, yanıldığında dönebilmek, adaleti kendisi ve rakibi için aynı şekilde istemek ve bedeli başkasına değil önce kendisine ödetmektir.
Asıl mesele, hak ve hakikatin yanında durmak için nelerden vazgeçebildiğinle ilgilidir.
Alışkanlıklarından vazgeçebiliyor musun?
Sevdiğin lezzetlerden…
Rahatından…
Menfaatini geri itebiliyor musun?
Makamını, paranı ve huzurunu ikinci plana koyabiliyor musun?
İnsan kalitesi işte burada belli olur.
Hayatımda Neyin Merkezde Duracağına Karar Vermek
Benim anladığım şu oldu:
Hakikat yolu, insanın kendisini ve keyfini merkeze koyduğu yerden değil; hakkı merkeze koyduğu yerden başlar.
İnsan bazen büyük kararların yalnız büyük meydanlarda verildiğini zanneder. Oysa hayatın merkezi günlük tercihlerde değişir. Bir haksızlık karşısında susup susmamakta, kimsenin görmediği yerde harama yaklaşıp yaklaşmamakta, menfaatine aykırı bir doğruyu kabul edip etmemekte ve bir iyiliği karşılık beklemeden yapıp yapmamakta…
Her küçük tercih kalbin kıblesini biraz daha belirgin hâle getirir.
Risale-i Nur’un bana açtığı bütün pencereler sonunda aynı yere bakıyordu: Kâinatı oku, nimetin gerçek sahibini tanı, dünyada misafir olduğunu unutma, sana verilen kabiliyetleri ziyan etme, varlıklardaki güzelliği kaynağına bağla ve hakikati kendi rahatından daha üstün tut.
Bu Dersin Kalp Anahtarı
Kur’an bitmeyen bir hazinedir; benim gördüğüm, hazinenin tamamı değildir.
İman yalnız miras alınan bir söz değil, akıl ve kalple tahkik edilen bir hakikattir.
Kâinat büyük bir kitaptır; her varlık Yaratıcısını anlatan bir kelimedir.
Sebepler postacıdır; nimetin gerçek sahibi Allah’tır.
Dünya misafirhanedir; burada verilenler emanet, yapılan iyilikler ebedî âleme gönderilen kazançtır.
İnsan bir aynadır; güzellik ve kabiliyetler ona ait değil, onda tecelli eden ilâhî hazinenin pırıltılarıdır.
Hakikat, grubumdan, rahatımdan, menfaatimden ve makamımdan daha kıymetlidir.
Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez.
Dua
Allah’ım,
bize kâinatı Senin isimlerini anlatan bir kitap gibi okumayı nasip et.
İmanımızı taklitten tahkike, bilgiden hâle ve sözden sadakate ulaştır.
Nimetleri sebeplerden değil Senden bilmeyi; dünyada misafir, elimizdekilerde emanetçi olduğumuzu unutmamayı nasip et.
Bizi lezzetin, menfaatin, makamın ve tarafgirliğin kulu olmaktan koru.
Hakikati kendi nefsimizden ve rahatımızdan üstün tutan; bedeli olsa da haktan ayrılmayan kullarından eyle.
Âmin.