Hz. Eyyûb’un (A.S.) kıssasını okurken sonunu biliyoruz.
Onun sabrına kıssanın sonundan bakıyoruz. Fakat Hz. Eyyûb (A.S.) imtihanı yaşarken şifanın ne zaman ve nasıl geleceğini bilmiyordu.
İşte sabrın gerçek değeri burada ortaya çıkar:
Sonucu bilmeden Allah’a güvenmek.
Biz Okurken Biliyoruz, Onlar Yaşarken Bilmiyorlardı
Kur’an’daki peygamber kıssalarını okurken fark etmeden büyük bir üstünlüğe sahibiz:
Sonunu biliyoruz.
Hz. İbrahim’in (A.S.) ateşten kurtulacağını biliyoruz.
Hz. Musa’nın (A.S.) önündeki denizin açılacağını biliyoruz.
Hz. Yusuf’un (A.S.) kuyudan ve zindandan çıkacağını biliyoruz.
Hz. Eyyûb’un (A.S.) sıkıntısının giderileceğini biliyoruz.
Onların yaşadığı an ise böyle değildi.
Hz. İbrahim ateşin karşısındayken,
Hz. Musa denizin önündeyken,
Hz. Yusuf zindandayken,
Hz. Eyyûb sıkıntının içindeyken
önlerindeki neticeyi görmüyorlardı.
Onlar Allah’a, sonucun ne olacağını bildikleri için güvenmediler.
Rablerini bildikleri için güvendiler.
Bu ayrım çok önemlidir:
Yolu bilmek başka, yol göstereni bilmek başkadır.
Hz. Eyyûb’un Duası
Enbiyâ Sûresi’nde Hz. Eyyûb’un duası şöyle aktarılır:
وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
“Eyyûb’u da hatırla. Hani Rabbine, ‘Başıma bir sıkıntı geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.’ diye seslenmişti.”
Enbiyâ, 83
Hz. Eyyûb (A.S.) acısını inkâr etmeden sıkıntısını Rabbine arz eder; fakat Allah hakkındaki bilgisini imtihanına teslim etmez. Bu, sabrın çok derin bir hâlidir:
“Canım yanıyor; fakat Rabbimin rahmeti hakkındaki imanım değişmedi.”
Sabır Acıyı İnkâr Etmek Değildir
Sabır bazen yanlış anlaşılır.
İnsan üzülmemeli,
ağlamamalı,
yorulduğunu söylememeli,
yardım istememeliymiş gibi düşünülür.
Oysa Hz. Eyyûb (A.S.) sıkıntısını Rabbine arz etti.
Sabır, acıyı yok saymak değildir.
Acının içinde yönünü kaybetmemektir.
Sabır:
“Bu beni incitmiyor.”
demek değil,
“Bu beni Rabbimden koparmayacak.”
diyebilmektir.
İnsan sıkıntısını anlatabilir.
Tedavi arayabilir.
Hakkını isteyebilir.
Yardım talep edebilir.
Sabrın zıddı çare aramak değildir.
Sabrın zıddı, imtihan sebebiyle Allah’a olan yönünü ve ahlâkî istikametini kaybetmektir.
Sabrın Değeri Sonuçtan Öncedir
Hz. Eyyûb’un sabrı, şifaya kavuştuktan sonra değerli olmadı.
Şifa gelmeden önce de değerliydi.
Eğer Hz. Eyyûb:
“Nasıl olsa sonunda iki katını alacağım.”
diye sabretmiş olsaydı, bunun adı başka bir şey olurdu.
Fakat o neticeyi bilmiyordu.
Sabır, ödülü önceden görmekle kurulmuş bir alışveriş değildi.
İşte gerçek sabrın kıymeti, sonuç görünmeden kulluğu ve istikameti koruyabilmektir.
Sabır, güzel sonucun habercisi olduğu için değil; Allah’ın emri ve kulluğun gereği olduğu için değerlidir.
Nimet Ödül, Sıkıntı Ceza Gibi Okunmamalıdır
İnsan bazen dünya hâllerinden Allah katındaki yerini çıkarmaya çalışır.
Bir nimete kavuşunca:
“Allah benden razı.”
diye düşünür.
Bir sıkıntıya düşünce:
“Allah bana öfkeli.”
diye korkar.
Fakat Kur’an bu basit denklemi bozar.
Firavun’un büyük bir mülkü vardı.
Bu, Allah’ın ondan razı olduğunu göstermiyordu.
Hz. Eyyûb’un ağır bir sıkıntısı vardı.
Bu da Allah’ın ondan razı olmadığını göstermiyordu.
Kur’an iki yanlış denklemi kırar:
Zenginlik = Allah’ın sevgisi
değil.
Sıkıntı = Allah’ın öfkesi
değil.
Asıl ölçü:
İman, amel, takvâ, adalet ve kulun Rabbine yönelişidir.
Nimet insanı şükre mi götürdü, kibre mi?
Sıkıntı insanı Rabbine mi yöneltti, zulme mi?
İnsan verilenle nasıl bir kul oldu?
Elinden alınanla neye dönüştü?
Dünya hâllerini Allah’ın nihai hükmü gibi okumak doğru değildir.
Henüz yaşanan hadisenin içindeyiz.
Kıssanın son ayetini bilmiyoruz.
“Sen Merhametlilerin En Merhametlisisin”
Hz. Eyyûb’un duasında istekten önce marifet vardır.
O, Allah’a ne yapması gerektiğini uzun uzun anlatmıyor.
Sıkıntısını söylüyor ve Rabbini anıyor:
“Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
Bu söz:
“İstediğim hemen gerçekleşecek.”
anlamına gelmez.
Şunu ifade eder:
“Ben rahmetin bütün biçimlerini bilmiyorum; fakat Rabbimin rahmetsiz olmadığını biliyorum.”
İnsan kendi istediği sonucu rahmetin tek biçimi sayarsa, o sonuç geciktiğinde Allah’ın rahmetinden şüphe edebilir.
Oysa Allah’ın rahmeti bazen:
sıkıntıyı kaldırır,
bazen sıkıntının içinde güç verir,
bazen zararın daha büyüğünü engeller,
bazen kulun imanını ve ahlâkını korur,
bazen de karşılığını bizim göremediğimiz bir zamana bırakır.
Biz rahmetin hangi biçimde geleceğini bilmiyoruz.
Fakat Hz. Eyyûb’un duası bize Rabbimizin kim olduğunu hatırlatıyor.
Cevap Geldiğinde Kul da Harekete Geçer
Sâd Sûresi’nde Allah, Hz. Eyyûb’a şöyle buyurur:
ارْكُضْ بِرِجْلِكَ ۖ هَٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
“Ayağını yere vur! İşte yıkanılacak ve içilecek serin bir su.”
Sâd, 42
Şifayı veren Allah’tır.
Fakat Hz. Eyyûb’a:
“Ayağını yere vur.”
denir.
Bu, tevekkül ile hareketin birlikte oluşunu gösteren çok güzel bir sahnedir.
Kul şifayı yaratmaz.
Fakat kendisine gösterilen sebebe yönelir.
Dua etmek hareketsiz kalmak değildir.
Sabretmek tedbiri terk etmek değildir.
Allah’a güvenmek, kulun yapabileceğini yapmasına engel olmaz.
Tam tersine vazifesini yaparken neticeyi kendisinden bilme yükünü kaldırır.
Hz. Eyyûb ayağını yere vurur.
Suyu yaratan,
ona şifa veren
ve zamanı geldiğinde çıkış yolunu gösteren Allah’tır.
Allah Bir Çıkış Yolu Gösterir
Sâd Sûresi’nin devamında zor bir ayet vardır:
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وَلَا تَحْنَثْ
“Eline bir demet al, onunla vur ve yeminini bozma.”
Sâd, 44
Ayetin arka planında Hz. Eyyûb’un ettiği bir yemin bulunduğu anlaşılmaktadır.
Fakat Kur’an bu yeminin kimin hakkında ve hangi olay sebebiyle edildiğini açıklamaz.
Tefsirlerde çoğunlukla eşiyle ilgili çeşitli rivayetler aktarılır.
Ancak Kur’an’ın açıkça söylemediği bu ayrıntıları kesin gerçek gibi anlatmamak gerekir.
Ayetin açıkça gösterdiği şey şudur:
Allah, kuluna yeminini yerine getirirken ağır bir zarar doğurmayacak bir çıkış yolu göstermiştir.
Burada hem hükmün ciddiyeti hem de rahmet görülür.
Allah:
“Yeminin hiçbir önemi yok.”
demiyor.
Fakat yerine getirilme biçiminde bir kolaylık gösteriyor.
Bu ayet bize şunu düşündürür:
İnsan bazen iki zor şey arasında sıkışmış hissedebilir.
Bir tarafta verdiği söz,
diğer tarafta doğacak zarar vardır.
Kul bir çıkış göremeyebilir.
Oysa bizim görebildiğimiz iki seçenek, Allah’ın ilmindeki bütün ihtimalleri kuşatmaz.
Allah bazen hükmü kaldırmadan rahmetli bir uygulama yolu açar.
“Biz Onu Sabırlı Bulduk”
Ayetin devamında Allah şöyle buyurur:
إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا ۚ نِعْمَ الْعَبْدُ ۖ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“Gerçekten Biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.”
Sâd, 44
Burada sabrın hemen ardından kulluk ve yöneliş gelir.
Hz. Eyyûb’un sabrı yalnız acıya dayanma gücü değildir.
Onu “güzel kul” yapan, acının içinde Allah’a yönelmeye devam etmesidir.
Kur’an onun için:
“O hiç yorulmadı.”
demiyor.
“O hiç acı çekmedi.”
demiyor.
“O hiçbir şey istemedi.”
demiyor.
Onun Rabbine seslendiğini anlatıyor.
Sonra da:
“Biz onu sabırlı bulduk.”
buyuruyor.
Demek ki dua etmek sabra aykırı değildir.
Sıkıntısını Allah’a arz etmek sabrı bozmaz.
Sabır, şikâyetin varlığı veya yokluğundan önce kalbin nihai yönüyle ilgilidir.
İnsan derdini Allah’a taşıyorsa, derdi onu Allah’tan uzaklaştırmamış; Allah’a götürmüş olabilir.
Cevabın Zamanını Bilmeden Dua Etmek
Enbiyâ Sûresi’nde Hz. Eyyûb’un duasından sonra şöyle buyurulur:
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ
“Biz de onun duasına karşılık verdik ve başındaki sıkıntıyı giderdik.”
Enbiyâ, 84
Biz bu iki ayeti arka arkaya okuyoruz.
Dua bir ayette,
karşılık hemen sonraki ayette geliyor.
Fakat yaşanan zaman iki ayet arasındaki kadar kısa olmayabilir.
Kur’an bize kıssanın özünü verir.
Bekleyişin her gününü,
her gecesini,
her ağrısını,
her sessiz duasını anlatmaz.
Okurken dua ile cevap arasındaki mesafeyi kolayca geçeriz.
Yaşarken ise o mesafe uzun olabilir.
İnsan için sabrın imtihanı tam da o görünmeyen aralıktadır:
“Dua ettim; fakat henüz cevap biçimini görmedim.”
Hz. Eyyûb’un kıssası bize yalnız duanın kabul edildiğini değil, kabul görünmeden önce de kulluğun devam ettiğini öğretir.
Sonucu Bilmeden Yaşadığımız Kendi Kıssamız
Biz de bugün hayatımızın içindeyiz. Bir duanın hangi biçimde karşılık bulacağını, bir hastalığın nasıl ilerleyeceğini veya bugün kayıp sandığımız şeyin yarın ne anlama geleceğini bilmiyoruz.
Kur’an’daki kıssaların sonunu biliyoruz; kendi kıssamızın sonunu bilmiyoruz.
Belki de bu nedenle peygamber kıssaları yalnız geçmişi anlatmaz.
Bizim henüz sonunu görmediğimiz hayatımıza nasıl bakacağımızı öğretir.
Bugün bize düşen:
sonucu tahmin etmek değil,
sonuç görünmeden doğru kalmaktır.
Bu Notun Kalp Anahtarı
Hz. Eyyûb’un sabrı, şifaya kavuşacağını bildiği için değil; sonucu görmeden Rabbine yönelmeye devam ettiği için değerliydi.
Sabır, acının içinde Allah hakkındaki doğru bilgiyi kaybetmemektir.
Nimet tek başına ödül değildir.
Sıkıntı tek başına öfke değildir.
Kıssamın son ayetini henüz bilmiyorum. Bana düşen sonucu bilmek değil;
sonuç görünmeden Rabbime yönelmek,
vazifemi yapmak
ve doğru kalmaktır.
Dua
Allah’ım,
Acımızı inkâr etmeden sabretmeyi ve rahmetinden şüphe etmemeyi öğret.
Hz. Eyyûb’un duasını kalbimize yerleştir:
“Bana sıkıntı dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
Nimeti rızanın kesin işareti, sıkıntıyı öfkenin kesin delili saymaktan bizi koru.
Bize verilenle kibirlenmemeyi, alınanla Sana küsmemeyi nasip et.
Tedbiri almayı; şifayı, çıkışı ve neticeyi yalnız Senden bilmeyi öğret.
Bekleyiş uzarken kulluğumuzu güzelleştir.
Bizi sabırlı bul.
Âmin.