← Dersler

20. Ders

El-Melik ve Mâlikü’l-Mülk: Sahip Olduğun Şey Seni Sahiplenmesin

“De ki: Ey mülkün gerçek sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye gücü yetensin.”
Âl-i İmrân Sûresi, 3/26

İnsan sahip olmak ister.

Bir evi, işi, imkânı, makamı veya itibarı olduğunda kendisini daha güvende hisseder.

Zamanla sahip olduğu şeyleri hayatının yalnız bir parçası değil, kimliğinin kendisi zannetmeye başlayabilir.

“Bu benim malım.”
“Bu benim başarım.”
“Bu makam benim.”
“Bu insanlar bana bağlı.”
“Bu düzen benim sayemde ayakta.”

Oysa insan dünyaya hiçbir şeye sahip olmadan gelir ve dünyadan hiçbir maddî şeyi götüremez.

Arada geçen süre içinde bazı şeyler eline verilir.

El-Melik, gerçek hükümdar ve bütün varlığın idarecisidir.
Mâlikü’l-Mülk, bütün mülkün gerçek sahibi; onu veren, alan ve nasıl kullanılacağının hesabını sorandır.

Kulun eline verilenler sahipliğin değil, sorumluluğun konusudur.

Sana verilen şey senin olabilir;
fakat sen onun gerçek sahibi değilsin.

El-Melik: Hükümdarlığı eksilmeyen

Dünyadaki bütün güçler sınırlıdır.

Bir insanın sözü belli bir çevrede geçer. Bir yöneticinin yetkisi belirli bir zamanda ve alanda işler. En güçlü görünen kişi bile hastalığını, yaşlanmasını ve ölümünü yönetemez.

Allah’ın hükümranlığı böyle değildir.

O’nun mülkünün dışında hiçbir yer yoktur.

Görünen ve görünmeyen,
geçmiş ve gelecek,
hayat ve ölüm,
gökler ve yeryüzü O’nun hükmü içindedir.

İnsan gücü başkalarının itaatine muhtaçtır. Allah’ın hükümranlığı hiçbir desteğe dayanmaz.

İnsan bir şeyi yönetirken başka bir şeyi gözden kaçırabilir. El-Melik’in idaresinde ise hiçbir varlık unutulmaz.

Bir yaprağın düşmesi de, bir kalbin içinden geçen de O’nun ilminden ve hükmünden çıkmaz.

Bu hakikat kul için yalnız bir büyüklük anlatımı değildir.

Büyük bir huzur kaynağıdır:

Hayatım, sınırlı insanların nihai hükmüne bırakılmış değildir.
Her hükmün üzerinde El-Melik’in hükmü vardır.

Mâlikü’l-Mülk: Mülkün gerçek sahibi

İnsan bir şey satın aldığında onun sahibi olduğunu düşünür.

Hukuken kullanabilir, devredebilir ve koruyabilir.

Fakat mutlak sahiplik bundan daha farklıdır.

İnsan sahip olduğu malı yoktan yaratmamıştır. Onu kullanacak ömrü, sağlığı ve aklı da kendisine ait değildir. Sahibi olduğu şeyi sonsuza kadar elinde tutamaz.

Bu nedenle insanın sahipliği geçici ve sınırlıdır.

Allah’ın sahipliği ise mutlak ve gerçektir.

İnsan:

malın kullanıcısı,

imkânın sorumlusu,

makamın görevlisi,

bilginin taşıyıcısı,

çocuğun koruyucusu,

yeryüzünün emanetçisidir.

Mâlikü’l-Mülk ismi kalbe şunu söyler:

Elindeki şey sana verilmiştir;
fakat onunla istediğin her şeyi yapma yetkisi verilmemiştir.

Mülkün sahibi, kullanımının ölçüsünü de koyar.

İnsan Allah’ın mülkünde misafirdir

Misafir bulunduğu yere sahipmiş gibi davranmaz.

Evi kullanır fakat zarar vermez. Kendisine sunulanı ikram bilir. Vakti geldiğinde ayrılacağını unutmaz.

İnsan da Allah’ın mülkünde misafirdir.

Yeryüzü ondan önce vardı. Ondan sonra da varlığını sürdürecektir.

İnsan kısa bir süre gelir:

kendisine verilen vazifeyi yapar,

emaneti korur,

elinden geldiğince iyilik bırakır,

sonra mülkün gerçek sahibine döner.

Bu bakış hayatı değersizleştirmez.

Tam tersine, her anı daha kıymetli hâle getirir.

Çünkü zaman sınırlıdır ve misafirliğin nasıl geçirildiği önemlidir.

Kıymet, ne kadar şeye sahip olduğunda değil;
sana verilen vazifeyi nasıl yaptığındadır.

İnsan vazgeçilmez değildir.

Fakat vazifesini ihlâsla yaptığı sürece değerlidir.

Sahip olduğun şey seni sahiplenebilir

İnsan mala sahip olduğunu düşünür.

Fakat bazen mal, insanın kalbine sahip olur.

Onu kaybetme korkusu bütün kararlarını yönetmeye başlar. Daha fazla kazanmak için huzurundan, ailesinden veya doğruluğundan vazgeçer. Sahip olduğu şeyi korumak uğruna Allah’ın sınırlarını aşar.

Bu durumda insan artık malı kullanmıyordur.

Mal insanı kullanıyordur.

Aynı şey makam için de geçerlidir.

Makamı kaybetmemek için hakikati susturan, kendisini eleştirenleri düşman gören veya yanlışını kabul edemeyen kişi makamın sahibi değildir.

Makam onun sahibidir.

Şöhretini korumak için kendisine başka bir hikâye üreten insan, itibarın efendisi değil esiri olur.

Bir şeyi kaybetme korkusu seni Allah’ın ölçüsünden uzaklaştırıyorsa,
artık sen ona sahip değilsin; o sana sahiptir.

Mâlikü’l-Mülk’ü tanımak, insanı eşyadan değil, eşyanın kulluğundan kurtarır.

Malın miktarı ile kalbin zenginliği

Zenginlik yalnız çok şeye sahip olmak değildir.

İnsan çok mala sahip olduğu hâlde sürekli yoksulluk korkusu yaşayabilir. Daha fazlasını kazanmak için hiçbir sınır tanımayabilir. Elindekini paylaşmaya kıyamaz.

Başka biri daha az imkâna sahip olabilir fakat kanaat, şükür ve cömertlikle yaşayabilir.

Birincisinin malı çok, kalbi yoksul olabilir.

İkincisinin imkânı az, kalbi zengin olabilir.

Gerçek zenginlik, hiçbir şeye ihtiyaç duymamak değildir. Muhtaçlığını doğru yere bağlayabilmektir.

İnsan Allah’a muhtaç olduğunu bildiğinde mala mutlak güven yüklemez.

Malı kullanır.
Şükrünü eder.
Hakkını verir.
Kaybettiğinde canının acımasına izin verir fakat kimliğinin yok olduğunu düşünmez.

Fakr, zillet değildir.
Mâlikü’l-Mülk karşısında muhtaçlığını bilmek, kalbin özgürlüğüdür.

Mülk nimettir; fakat aynı zamanda imtihandır

İnsan çoğu zaman imtihanı yalnız sıkıntı olarak görür.

Oysa bolluk da imtihandır.

Kur’an’ın ölçüsü açıktır:

“O, hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”
Mülk Sûresi, 67/2

Güç verilen adaletiyle,
servet verilen paylaşmasıyla,
bilgi verilen tevazusuyla,
sıkıntı verilen sabrıyla denenir.

Mal tek başına insanın Allah katındaki değerini göstermez.

Onunla ne yaptığı önemlidir.

Mal:

muhtacın ihtiyacını mı giderdi,

yoksa kibri mi büyüttü?

faydalı bir işe mi dönüştü,

yoksa haksızlık aracı mı oldu?

insanı şükre mi götürdü,

yoksa kendisini üstün görmesine mi yol açtı?

Nimetin hükmü miktarında değil,
insanın elinde neye dönüştüğünde ortaya çıkar.

Aynı servet bir kul için rahmet, başka biri için ağır bir hesap olabilir.

Güç, üstünlük belgesi değildir

Güç insanın gerçek karakterini ortaya çıkarır.

Güçsüzken merhametli görünmek kolay olabilir. Elinde yetki bulunduğunda kendisine karşı koyamayanlara nasıl davrandığı, insanın ahlâkını gösterir.

Bir ailede, işte veya toplulukta karar verme yetkisine sahip olmak insanı daha değerli kılmaz.

Sorumluluğunu artırır.

Güç:

başkasını susturmak,

kendi hatasını gizlemek,

insanları kendisine bağımlı hâle getirmek,

hakikati kendi menfaatine göre belirlemek için verilmemiştir.

Güç, hakkı koruduğunda anlam kazanır.

Hak, kuvvetle doğru olmaz;
kuvvet, hakka hizmet ettiğinde güzelleşir.

El-Melik’i tanıyan insan, kendisine verilen küçük bir yetkiyi mutlak hükümranlığa dönüştürmez.

Çünkü kendi üzerinde de bir hüküm sahibi bulunduğunu bilir.

Firavun neden kaybetmekten korktu?

Firavun hakikati anlayabilecek işaretlerden bütünüyle mahrum değildi.

Fakat iman etmesi hâlinde kurduğu üstünlük düzenini kaybedecekti.

Mülkünü, otoritesini ve insanların üzerindeki hâkimiyetini bırakmak istemedi.

Sorunu yalnız bilmemek değildi.

Kaybetmekten korkuyordu.

Bu korku insanı hakikate karşı kapatabilir.

İnsan bir gerçeği kabul ettiğinde:

bazı alışkanlıklarını,

yanlış ilişkilerini,

haksız kazancını,

insanlar üzerindeki üstünlüğünü,

kendisi hakkında kurduğu büyük hikâyeyi kaybedebilir.

Bu nedenle hakikati reddetmek bazen delil eksikliğinden değil, bedel korkusundan doğar.

İnsan bazen inanmıyor değildir;
inandığında vazgeçmesi gereken şeyi bırakmak istemiyordur.

Mâlikü’l-Mülk’e iman, hakikat karşısında kaybetmeyi göze alabilmektir.

Mülk ile kimlik arasındaki fark

İnsan kendisini sahip olduğu şeylerle tanımladığında, onları kaybedince kim olduğunu bilemeyebilir.

“Ben bu işim.”
“Ben bu makamım.”
“Ben bu servetim.”
“Ben insanların bana gösterdiği saygıyım.”

Fakat bunların hepsi değişebilir.

İş sona erebilir.
Makam alınabilir.
Mal azalabilir.
İnsanların kanaati değişebilir.

Eğer insanın kimliği yalnız bunlara bağlıysa, her kayıp onu parçalar.

İman daha derin bir kimlik verir:

Ben Allah’ın kuluyum.

Bu kimlik:

servetle büyümez,

yoksullukla küçülmez,

makamla başlamaz,

insanların eleştirisiyle sona ermez.

İnsan sahip olduklarını kaybedebilir; fakat doğruluğunu, imanını, merhametini ve izzetini koruyabilir.

Bazen dışarıdaki mülk azalırken insanın gerçek değeri ortaya çıkar.

Kaybetmek her zaman değersizleşmek değildir

Dünya insanın değerini çoğu zaman sahip olduklarıyla ölçer.

Kazanan güçlü, kaybeden zayıf sayılır.

Oysa insanın iradesi dışında kaybettiği şeyler onun ahlâkî değerini belirlemez.

Mülkü alınabilir.
Makamı sona erebilir.
İtibarı haksız yere zedelenebilir.
Etrafındaki insanlar dağılabilir.

Fakat insan:

yalana başvurmadıysa,

haksızlığa teslim olmadıysa,

kalbini kirletmediyse,

imanını ve ahlâkını koruduysa,

gerçek değerini kaybetmiş değildir.

Mazlum insan kırık, güçsüz veya savunmasız görünebilir; fakat izzetsiz olmak zorunda değildir.

Çünkü izzeti yalnız mülk vermez.

Sahip olduklarını kaybetmek başka,
kim olduğunu kaybetmek başkadır.

El-Melik’e dayanan insan dışarıdaki kaybın içindeki kimliğini yok etmesine izin vermez.

Halifelik saltanat değil, kulluktur

İnsanın yeryüzünde halife kılınması ona sınırsız egemenlik verilmesi değildir.

Halifelik:

yaratılış düzenini korumak,

emaneti taşımak,

hakkı gözetmek,

merhameti çoğaltmak,

verilen kabiliyetleri Allah’ın razı olacağı yerde kullanmaktır.

Bu bir üstünlük unvanı değil, sorumluluk makamıdır.

İnsan kendisini mülkün mutlak sahibi gördüğünde bozar.

Toprağı tüketir.
İnsanları araçlaştırır.
Gücü kendi adına kullanır.
Kendisini ölçünün üstüne yerleştirir.

Oysa insanın görevi tasarruf iddiası değil, güzel temsil olmalıdır.

Halifelik saltanat değil, ubudiyettir.
İnsan hükmetmek için değil, emaneti doğru temsil etmek için görevlidir.

El-Melik’in kulu, elindeki gücü kendi büyüklüğünü göstermek için değil, ilâhî ölçüyü korumak için kullanır.

Aile de bir mülk değildir

İnsan ailesi için çok emek verir.

Bu emek zamanla ona başkalarının hayatları üzerinde sınırsız bir hak verdiğini düşündürebilir.

“Ben sizin için bunları yaptım.”
“O hâlde benim istediğim gibi yaşamalısınız.”

Oysa eş ve çocuklar sahip olunan varlıklar değildir.

Allah’ın emanetidir.

Ailenin sorumluluğunu taşımak:

onların onurunu korumayı,

adaletli olmayı,

sevgiyle sınır koymayı,

düşünmelerine ve gelişmelerine imkân vermeyi gerektirir.

Maddi imkân sağlamak, karşılığında insanların iradesini satın almak değildir.

Aileye verilen emek kıymetlidir.

Fakat iyilik, üstünlük kurmanın gerekçesine dönüştüğünde güzelliğini kaybeder.

Emanete hizmet edilir;
emanet üzerinde ilâhlık kurulmaz.

Bilgi de mülktür

İnsana verilen bilgi de bir çeşit mülktür.

Bilgiyi saklayabilir, paylaşabilir, iyilik veya kötülük için kullanabilir.

Bilgi:

insanlara fayda vermek için kullanılırsa nimet,

üstünlük göstermek için kullanılırsa kibir,

insanları yanıltmak için kullanılırsa ihanet olur.

Bilgi sahibi olmak, insanı hakikatin sahibi yapmaz.

Hakikat Allah’tandır.

İnsan onu anladığı kadar taşır.

Bu nedenle ilim arttıkça insanın tevazusu da artmalıdır.

“Biliyorum.”

cümlesi sorumluluk doğurmalıdır; tamamlanmışlık hissi değil.

Mâlikü’l-Mülk’ü tanıyan kişi, bilgisini de kendi mülkü gibi kapatmaz. Onu faydaya dönüştürür fakat bilmediğini kabul etmekten utanmaz.

Emanetin hakkı nedir?

Emanetin hakkı yalnız onu kaybetmemek değildir.

Onu gayesine uygun kullanmaktır.

Malın hakkı helâl kazanılması ve hayra harcanmasıdır.
Gücün hakkı adalettir.
Bilginin hakkı faydadır.
Zamanın hakkı anlamlı bir ömürdür.
Bedenin hakkı korunmaktır.
Ailenin hakkı sevgi ve sorumluluktur.
Sözün hakkı doğruluktur.
İnancın hakkı güzel ahlâktır.

İnsan bir emaneti koruduğunu zannedebilir; fakat onu hiç kullanmayarak da hakkını vermemiş olabilir.

Bir kabiliyet yalnız saklanmak için verilmemiştir.

İnsanlığa değer katmak için kullanılmalıdır.

Emanetin hakkı, yalnız elde tutulması değil;
yaratılış maksadına uygun biçimde faydaya dönüştürülmesidir.

Vermek azaltır mı?

İnsan elindekini paylaştığında azalacağını düşünür.

Maddi olarak verilen şey eksilebilir.

Fakat cömertliğin insanın kalbinde açtığı alan büyür.

Paylaşmak, insanı malın hâkimiyetinden kurtarır.

İnsan verdiğinde:

“Bu benim mutlak mülküm değil.”

demiş olur.

Bu nedenle infak yalnız ihtiyacı olan kişiye yardım değildir.

Veren insanın kalbini de tedavi eder.

Malın sevgisi kalpte büyüdüğünde paylaşmak zorlaşır. Paylaştıkça mal yerini bulur: elde kalır, kalbin merkezinden çıkar.

Mal elde bulunabilir;
fakat kalbin kıblesi olmamalıdır.

Mâlikü’l-Mülk’e iman eden insan, verdiğinin Allah’ın mülkünden yine Allah’ın bir kuluna ulaştığını bilir.

Gerçek başarı nedir?

Dünya başarıyı çoğu zaman biriktirmekle ölçer.

Ne kadar kazandın?
Ne kadar büyüdün?
Kaç kişiye hükmettin?
Adını ne kadar duyurdun?

Mâlikü’l-Mülk ismi başka sorular sorar:

Sana verilenle ne yaptın?
Kimin hayatını güzelleştirdin?
Gücün varken kimi korudun?
Mülkün içinden ne kadar hayır çıkardın?
İnsanların onurunu mu büyüttün, kendini mi?
Giderken geride ne bırakacaksın?

Başarı yalnız çok şeye sahip olmak değildir.

Sahip olduklarını doğru bir değere dönüştürebilmektir.

Hayat, sahip olduklarımızla değil;
ürettiklerimiz, paylaştıklarımız ve geride bıraktığımız hayırla değer kazanır.

Mülkün el değiştirmesi

İnsan bazı şeylerin daima kendisinde kalacağını zanneder.

Fakat mülk el değiştirir.

Bir zamanlar başkasına ait olan ev bugün bizimdir. Bugün bizim dediğimiz şey yarın başkasına geçecektir.

Bir makamda bizden önce başkası vardı; bizden sonra da başkası olacaktır.

Bu değişim, insanın geçici konumunu gösterir.

İnsan kendisinden önce var olan ve kendisinden sonra devam edecek bir düzenin kısa süreli görevlisidir.

Bunu unuttuğunda, geçici koltuğunu kalıcı taht zanneder.

El-Melik’in kulu ise şöyle düşünür:

“Burada ne kadar kalacağımı bilmiyorum.
Fakat ayrıldığımda arkamda nasıl bir iz bırakacağımdan sorumluyum.”

Bu bilinç insanın hem kibrini azaltır hem vazifesini ciddileştirir.

El-Melik ve Mâlikü’l-Mülk’ü tanıyan insan

Bu iki ismi kalbinde taşıyan kişi:

sahip olduğu şeyleri kimliğinin tamamı hâline getirmez,

malın ve makamın kendisini yönetmesine izin vermez,

gücü üstünlük değil sorumluluk sayar,

kaybetme korkusu uğruna hakikatten ayrılmaz,

nimetin yalnız miktarına değil, nasıl kullanıldığına bakar,

ailesini ve insanları mülkü gibi görmez,

bilgisini üstünlük değil fayda aracına dönüştürür,

paylaşarak kalbini malın hâkimiyetinden korur,

kayıpların kendisini değersizleştirmesine izin vermez,

bulunduğu makamın geçici, yaptığı işin hesabının kalıcı olduğunu bilir.

Onun temel sorusu yalnız:

“Neye sahibim?”

değildir.

Şunu sorar:

“Bana emanet edilenlerle nasıl bir kul oldum?”

Bu Dersin Kalp Anahtarı

Mülkün gerçek sahibi Allah’tır.
Ben Allah’ın mülkünde misafir ve bana verilenlerin geçici sorumlusuyum.
Sahip olduğum şeyler kimliğim değildir.
Malımı kullanırım fakat ona kulluk etmem; gücümü hakkı korumak için kullanırım.
Kaybetmek beni değersizleştirmez; asıl kayıp, mülkü korurken ahlâkımı kaybetmektir.
Mülk geçer, vazifenin hesabı kalır.

Dua

Yâ Melik,

Kalbimize gerçek hükümranlığın yalnız Sana ait olduğu bilincini yerleştir.

Kendimizi vazgeçilmez görmekten, sınırlı gücümüzü mutlaklaştırmaktan ve insanlara verdiğin emanetler üzerinde üstünlük kurmaktan bizi koru.

Yâ Mâlikü’l-Mülk,

Bize verdiğin malı, makamı, bilgiyi, zamanı, bedeni ve aileyi Senin emaneti bilerek yaşamayı nasip et.

Sahip olduklarımızın bizi sahiplenmesine izin verme.

Malı kaybetme korkusuyla doğruluktan, makamı koruma uğruna adaletten ve insanların sevgisini yitirmemek için Senin rızandan ayrılmaktan bizi muhafaza eyle.

Güç verdiğinde merhametimizi, servet verdiğinde cömertliğimizi, bilgi verdiğinde tevazumuzu artır.

Kaybettiğimizde kimliğimizi, daraldığımızda izzetimizi ve değişen şartlar içinde kulluk yönümüzü koru.

Bize verilen her emaneti yaratılış maksadına uygun biçimde faydaya dönüştürmeyi; giderken geride güzel ahlâk, faydalı işler ve hayırla anılan bir iz bırakmayı nasip et.

Ve kalbimize şu hakikati yerleştir:

Biz mülkün sahibi değiliz; emanetçisiyiz.
Mülk geçer, vazife kalır.
Her şey Senden gelir ve yine Sana döner.
Gerçek hükümdar ve mülkün tek sahibi Sensin.

Âmin.