“O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır.
O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Hadîd Sûresi, 57/3
İnsan hayatı başlangıçlar ve sonlar arasında yaşar.
Doğar.
Büyür.
Sever.
Çalışır.
Kazanır.
Kaybeder.
Ayrılır.
Yeniden başlar.
Bazı kapılar açılır, bazıları kapanır. İnsanlar gelir ve gider. Sahip olunanlar el değiştirir. Bugün çok önemli görünen şeyler zamanla unutulur.
Fakat bütün bu değişimin içinde değişmeyen bir hakikat vardır:
Her başlangıcın öncesinde Allah vardır.
Her sonun ötesinde yine Allah vardır.
Gördüğümüz bütün varlık O’nun isimlerini gösterir.
Göremediğimiz bütün derinlikler O’nun ilmiyle kuşatılmıştır.
O, El-Evvel’dir.
O, El-Âhir’dir.
O, Ez-Zâhir’dir.
O, El-Bâtın’dır.
El-Evvel: Her başlangıçtan önce var olan
İnsan kendi hayatının başlangıcını hatırlamaz.
Dünyaya gelmeden önce kendisi için hazırlanmış bir düzen vardı.
Güneş doğuyordu.
Yağmur yağıyordu.
Toprak ürün veriyordu.
Hava nefes almaya hazırdı.
Anne kalbi sevgi taşımaya hazırlanmıştı.
İnsan hiçbirini kendisi kurmadı.
Gözünü açtığında hazırlanmış bir âlemin içinde buldu kendisini.
Bu, El-Evvel isminin insana verdiği ilk derstir:
Sen başlamadan önce Allah vardı.
İhtiyacını sen bilmeden önce hazırlayan vardı.
İnsan hayatının bazı dönemlerinde bütün başlangıçları kendisinin yaptığını zannedebilir.
Bir iş kurar:
“Ben yaptım.”
der.
Bir başarı kazanır:
“Ben başardım.”
der.
Oysa kendisine verilen akıl, sağlık, zaman, kabiliyet ve karşısına çıkan imkânlar ondan önce hazırlanmıştır.
İnsan çalışır; fakat çalışabilme imkânını kendisi yaratmaz.
Her sebebin öncesinde El-Evvel vardır.
Başlangıçlarımızın gerçek sahibi
İnsan yeni bir işe başladığında sonucu düşünür.
Başarılı olacak mıyım?
İnsanlar beğenecek mi?
İstediğim yere ulaşabilecek miyim?
El-Evvel ismi başlangıçtaki soruyu değiştirir:
“Bu işe kimin adıyla başlıyorum?”
Bir iş yalnız kazanç için başlayabilir.
Başka bir iş:
Allah’ın rızasını aramak,
insanlara fayda vermek,
bir emaneti korumak,
güzel bir iz bırakmak için başlayabilir.
Dışarıdan aynı görünen iki başlangıç, niyetleri sebebiyle farklı yönlere gider.
Niyet, amelin görünmeyen ilk adımıdır.
Bir işe Allah’ın adıyla başlamak, yalnız “Bismillah” demek değildir. O işi Allah’ın razı olacağı ölçüde yürütmeye niyet etmektir.
Haksızlıkla devam edecek bir işe “Bismillah” demek onu hayra dönüştürmez.
Allah’ın adıyla başlayan iş,
Allah’ın ölçüsüne göre devam etmelidir.
El-Evvel’i tanıyan insan yalnız sonucunu değil, başlangıçtaki niyetini de temizler.
“Benim hikâyem benimle başlamadı”
İnsan kendisini yalnız kendi kararlarının eseri zannedebilir.
Oysa hayatında kendisinden önce gelen çok şey vardır.
Anne ve babasının duası,
ailesinden öğrendiği değerler,
tanımadığı insanların yaptığı fedakârlıklar,
kendisi için hazırlanmış imkânlar,
önceki nesillerden ulaşan bilgi ve tecrübe…
İnsan kendi hikâyesinin ilk yazarı değildir.
Bazen bir insanın bugün sahip olduğu iyilik, yıllar önce tanımadığı birinin yaptığı güzel bir davranışın neticesidir.
Duvarın altında korunan iki yetimin hazinesinde olduğu gibi, bazı hayırlar insan doğmadan önce hazırlanmış olabilir.
Bu düşünce insanı küçültmez.
Kibrini azaltır ve şükrünü artırır.
Hayatım benimle başlamadı.
Benden önce çalışan bir rahmet vardı.
El-Evvel, insanın kendisini her şeyin başlangıcı zannetmesine engel olur.
Yeniden başlamak
El-Evvel yalnız ilk yaratılışı anlatmaz.
İnsanın hayatında açılan yeni başlangıçları da hatırlatır.
Tövbe yeni bir başlangıçtır.
Bir hatayı kabul etmek yeni bir başlangıçtır.
Kaybın ardından yeniden doğrulmak yeni bir başlangıçtır.
Kırılan bir ilişkiyi güzelce onarmak yeni bir başlangıçtır.
Yanlış bir düşünceden dönmek yeni bir başlangıçtır.
İnsan geçmişte çok hata yapmış olabilir.
Fakat geçmiş, geleceğin tek hâkimi değildir.
Allah, insanın ömründe yeni kapılar açabilir. Kalpte yeniden niyet, yeniden iman ve yeniden gayret yaratabilir.
Bu nedenle mümin:
“Artık çok geç.”
cümlesine teslim olmaz.
Nefes devam ettiği sürece dönüş mümkündür.
Her sabah, El-Evvel’in insana açtığı yeni bir başlangıçtır.
Ancak yeniden başlamak, geçmişi yok saymak değildir.
Dersini alarak, zarar verdiğimiz hakları mümkün olduğunca düzelterek ve aynı yanlışa dönmemeye niyet ederek yürümektir.
El-Âhir: Her şey sona erdiğinde kalan
Dünyadaki her şeyin bir sonu vardır.
Gençlik sona erer.
Görevler tamamlanır.
Makamlar el değiştirir.
Servet başkasına kalır.
İnsanların ilgisi değişir.
Ömür biter.
İnsan bazı şeylerin hiç sona ermeyeceğini zanneder.
İyi günler sürerken kaybı düşünmez. Zor günler devam ederken sıkıntının hiç bitmeyeceğini sanır.
Oysa sevinç de keder de dünya içinde geçicidir.
El-Âhir, bütün geçici sonların ardından varlığı devam edendir.
Her şey bittiğinde O kalır.
Bu nedenle insanın en sağlam bağı, sonu olmayanla kurduğu bağdır.
Geçici olana dayanırsan onunla sarsılırsın.
El-Âhir’e dayanırsan değişenlerin içinde yönünü korursun.
Sonu düşünmek hayatı küçültmez
Ölümü düşünmek bazen karamsarlık sayılır.
Oysa ölüm bilinci hayatı anlamsızlaştırmaz; gereksiz olanı ayıklar.
İnsan sonu düşündüğünde:
kırmaya değmeyecek kalpleri,
uğruna doğruluktan vazgeçmeye değmeyecek çıkarları,
geçici övgüler için yapılan gösterişleri,
taşınmasına gerek olmayan kinleri,
ertelenmemesi gereken iyilikleri daha açık görür.
Ölüm hayatın karşıtı değildir.
Hayatın ölçüsüdür.
Bir gün sona ereceğini bilen insan, her gününü daha bilinçli yaşayabilir.
Nasıl yaşadığından çok, nasıl biteceğini düşün.
Güzel bir son, yalnız son anda söylenecek bir söz değildir.
Ömür boyunca yapılan tercihlerin oluşturduğu istikamettir.
İnsan nasıl yaşarsa o yöne doğru yürür.
İnsanların hükmü son hüküm değildir
Dünyada insanlar birbirleri hakkında hikâyeler anlatır.
Birini överler.
Birini suçlarlar.
Birine büyük unvanlar verirler.
Bir başkasını değersiz göstermeye çalışırlar.
Bu hükümler zamanla değişebilir.
Bugün alkışlanan yarın unutulabilir.
Bugün anlaşılmayan yıllar sonra anlaşılabilir.
Bugün gizlenen bir gerçek daha sonra ortaya çıkabilir.
Fakat El-Âhir ismi insana şunu öğretir:
Son söz insanlara ait değildir.
İnsanların sana verdiği unvan, Allah katındaki vasfın olmayabilir.
Dünyada kazanmış görünmek, Allah katında kazanmak anlamına gelmez. Dünyada kaybetmiş görünmek de insanın gerçek değerini ortadan kaldırmaz.
Hayatın sonunda mesele:
Dünyanın seni nasıl bildiğinden çok,
Allah’ın seni hangi niyet ve ahlâkla bildiğidir.
Gerçek itibar, El-Âhir’in hükmünde ortaya çıkar.
Sonucu değil, akıbeti düşünmek
İnsan çoğu zaman bugünkü sonuca bakar.
Kazandım mı?
Kaybettim mi?
İstediğim oldu mu?
İnsanlar beni haklı buldu mu?
Oysa bugünkü sonuç ile güzel akıbet aynı şey değildir.
Kısa vadede kazanılan bir menfaat, uzun vadede kalbi bozabilir.
Bugün kayıp görünen bir tercih, insanın imanını ve izzetini koruyabilir.
Hz. Yusuf için kuyu sonuç gibi görünüyordu; fakat yolun başlangıcıydı. Zindan son gibi görünüyordu; fakat daha büyük bir vazifeye hazırlıktı.
El-Âhir’i tanıyan insan yalnız olayın bugünkü görüntüsüne bakmaz.
Şunu sorar:
“Bu yol beni sonunda nereye götürüyor?”
Doğru olan bazen hemen kazandırmaz.
Fakat güzel akıbet, doğru çizgide kalabilenler içindir.
Ez-Zâhir: Her şeyde eserleri görünen
Allah gözle görülen bir varlık değildir.
Fakat O’nun isimlerinin eserleri bütün kâinatta görünür.
Bir çiçeğin biçiminde El-Musavvir’i,
bir annenin şefkatinde Er-Rahîm’i,
düzenli işleyen kâinatta El-Hakîm’i,
rızık düzeninde Er-Rezzâk’ı,
arınma ve dönüşte Et-Tevvâb’ı,
hayatın kendisinde El-Hayy’ı fark ederiz.
Güneş kendi kendine doğmaz.
Toprak kendi iradesiyle ürün hazırlamaz.
Su hangi hücreye ne kadar hayat vereceğini bilmez.
Ağaç yaptığı meyvenin şeklini kendi aklıyla tasarlamaz.
Bunların hepsi bir kudretin, ilmin, hikmetin ve rahmetin eseridir.
Ez-Zâhir ismi kalbe şunu öğretir:
Allah gözle görülmez;
fakat O’nun eserlerini görmemek için gözün hakikate kapanması gerekir.
Kâinat, Allah’ın isimlerinin okunduğu büyük bir kitaptır.
Eşyayı Allah’ın adıyla okumak
İnsan eşyaya yalnız kendisi için baktığında onu fayda veya zarar ölçüsüyle değerlendirir.
“Bu bana ne kazandırır?”
“Bunu nasıl kullanırım?”
“Bundan nasıl faydalanırım?”
Eşyayı Allah’ın adıyla okumak ise başka sorular açar:
Bu güzellik hangi isme işaret ediyor?
Bu düzen hangi ilmi gösteriyor?
Bu nimet benden hangi şükrü istiyor?
Bu güç nasıl bir sorumluluk yüklüyor?
Bu olay bana kendim hakkında ne öğretiyor?
Hz. Âdem’e eşyanın isimlerinin öğretilmesi, insana yalnız bilgi değil, anlam görme kabiliyeti verilmesidir.
İnsan yaratılmışlar içinde varlığın mânâsını okuyabilir.
Güzelliği görür ve El-Cemîl’i hatırlar.
Merhameti görür ve Er-Rahmân’a yönelir.
Ölümü görür ve El-Âhir’i düşünür.
Başlangıcı görür ve El-Evvel’i bilir.
Eşya perde de olabilir, işaret de.
Nasıl baktığımız, ne gördüğümüzü belirler.
Her şey O’nu gösterir; hiçbir şey O değildir
Kâinattaki her varlık Allah’ın isimlerine işaret eder.
Fakat hiçbir yaratılmış Allah değildir.
Güneş ışığıyla O’nun nuruna işaret eder; fakat Allah güneş değildir.
Bir insanın merhameti Rahîm ismini hatırlatır; fakat o insan merhametin gerçek sahibi değildir.
Bir çiçeğin güzelliği ilâhî sanatı gösterir; fakat çiçek kendi kendisini yaratmamıştır.
Tevhidin ince ölçüsü şudur:
Her şey O’nun varlığına ve isimlerine işaret eder;
fakat hiçbir şey O değildir.
Bu ölçü insanı iki yanlıştan korur.
Birincisi, eşyayı Allah’tan koparıp kendi başına güç sahibi sanmaktır.
İkincisi, yaratılanla Yaratan arasındaki farkı kaldırmaktır.
Kul eserlerden Müessir’e, nimetten Mün‘im’e, sanattan Sanatkâr’a yönelir.
Eşyada kalmaz; eşyanın gösterdiği hakikati okur.
El-Bâtın: Hiçbir gözün kuşatamadığı
Allah’ın eserleri görünür; fakat Allah’ın zatı hiçbir yaratılmışın idrakine sığmaz.
İnsan aklı sınırlıdır.
Sınırlı akıl, sonsuz olanı bütünüyle kuşatamaz.
Bu, aklın değersiz olduğu anlamına gelmez. Aklın haddini bilmesi anlamına gelir.
İnsan Allah’ın varlığını, isimlerini ve eserlerini tanıyabilir.
Fakat:
“Allah’ı bütünüyle anladım.”
diyemez.
İlim arttıkça hayret de artmalıdır.
Çünkü insan her cevapta daha büyük bir derinlikle karşılaşır.
El-Bâtın ismi insana şu tevazuyu öğretir:
Allah’ı tanımaya çalışırım;
fakat O’nu kendi düşüncemin sınırlarına hapsetmem.
İman aklın susturulması değildir.
Aklın, görebildiğini anlaması ve kuşatamadığı yerde haddini bilmesidir.
Görünmeyen, gerçek dışı değildir
İnsan görmediği şeyi yok saymaya eğilim gösterebilir.
Oysa hayatımızdaki en önemli şeylerin çoğu gözle görülmez.
Sevgi görülmez; davranışları görülür.
Akıl görülmez; düşünceleri görülür.
Vicdan görülmez; tercihleri görülür.
Ruh görülmez; hayatı görülür.
Yer çekimi görülmez; etkisi görülür.
Görünmemek, yok olmak değildir.
El-Bâtın, Allah’ın duyularla kuşatılamadığını; fakat hiçbir şeyin O’nun ilmi ve kudreti dışında olmadığını bildirir.
İnsan yalnız gördüğünü gerçek saydığında hayatın derinliğini kaybeder.
Mânâyı bırakıp şekle,
niyeti bırakıp görüntüye,
ruhu bırakıp maddeye yönelir.
Göz dış yüzü görür;
iman varlığın içindeki mânâyı okur.
Dış görünüş ile iç hakikat
İnsanın da bir görünen, bir de görünmeyen tarafı vardır.
İnsanların gördüğü davranışlar vardır.
Bir de yalnız Allah’ın bildiği:
niyetler,
korkular,
gizli hesaplar,
samimi dualar,
nefisle mücadeleler vardır.
Dışarıdan güzel görünen bir amel, içeride gösteriş taşıyabilir.
Küçük görünen bir iyilik ise büyük bir ihlâsla yapılmış olabilir.
Bu nedenle mümin yalnız görüntüsünü değil, kalbinin içini de temizlemeye çalışır.
Din yalnız dış görünüşe dönüştüğünde içi boşalır.
İbadet vardır ama merhamet yoksa,
söz vardır ama doğruluk yoksa,
görüntü vardır ama adalet yoksa,
şekil kalmış; mâna kaybolmuş demektir.
El-Bâtın’ı tanıyan insan şunu bilir:
Allah yalnız nasıl göründüğüme değil,
içimde ne taşıdığıma da bakar.
En büyük karanlık: Kendinden saklanmak
İnsan başkalarından bazı şeyleri gizleyebilir.
Fakat zamanla kendi niyetini de kendisinden saklamaya başlayabilir.
Menfaatini hizmet,
korkusunu tedbir,
kibrini vakar,
öfkesini adalet,
sahiplenmesini sevgi zannedebilir.
Böylece insan kendi iç dünyasında kurduğu hikâyeye inanır.
El-Bâtın ismi, kalbin en derin yerine bakmayı öğretir.
İnsan kendisine dürüstçe sormalıdır:
Bu işi gerçekten Allah rızası için mi yapıyorum?
Hakikati mi savunuyorum, kendimi mi?
Adalet mi istiyorum, intikam mı?
Seviyor muyum, sahip olmak mı istiyorum?
Tevekkül mü ediyorum, sorumluluktan mı kaçıyorum?
Sabrediyor muyum, yoksa korktuğum için mi susuyorum?
Bu sorular insanı değersizleştirmek için değildir.
Kalbin içini dışıyla birleştirmek içindir.
Tevhidin insandaki meyvesi,
dışı ile içinin aynı kıbleye yönelmesidir.
Allah’a yakınlık
İnsan Allah’ı bazen çok uzaklarda arar.
Oysa Allah’ın ilmi, kudreti ve rahmeti kulun bütün hayatını kuşatır.
“Biz ona şah damarından daha yakınız.”
Kāf Sûresi, 50/16
Bu yakınlık mekân yakınlığı değildir.
Allah’ın kulunu:
kendisinden daha iyi bilmesi,
içinden geçenleri kuşatması,
duasını duyması,
hiçbir hâlini unutmaması anlamındadır.
İnsan kendisini terk edilmiş hissedebilir.
Fakat hissetmek ile hakikat aynı şey değildir.
Hz. Yusuf kuyuda yalnız görünüyordu; fakat ilâhî hitaba yakındı. Hz. Musa denizin önünde çaresiz görünüyordu; fakat Rabbi onunla beraberdi.
El-Bâtın’ın yakınlığı her zaman dış şartlarda görünmez.
Bazen kalbin derininde:
“Ben yalnız yürümüyorum.”
bilinci olarak hissedilir.
Başlangıç ile son arasındaki hayat
El-Evvel ve El-Âhir insana hayatının sınırlarını gösterir.
Ez-Zâhir ve El-Bâtın ise bu sınırlar içindeki derinliği öğretir.
Başlangıç Allah’ın yaratmasıyladır.
Hayat Allah’ın mülkünde yaşanır.
Kâinat Allah’ın isimlerini gösterir.
Kalbin içini Allah bilir.
Sonunda dönüş yine Allah’adır.
Bu çerçevede insanın vazifesi:
her şeyi kontrol etmek,
bütün sırları çözmek,
dünyada kalıcı bir saltanat kurmak değildir.
Vazifesi:
iman etmek,
anlamaya çalışmak,
emaneti korumak,
güzel ahlâkla yaşamak,
insanlara fayda vermek,
sonunda temiz bir kalple Rabbine dönmektir.
Hayatın huzuru, her sorunun cevabını bulmakta değil;
başlangıcının, yolunun ve dönüşünün kimin elinde olduğunu bilmektir.
Allah’ın isimlerini tanımak neden önemlidir?
Allah’ın isimlerini öğrenmek yalnız bilgi toplamak değildir.
İsimler insanın hayata bakışını değiştirir.
Rabbi tanıyan, yaşadıklarını başıboş görmez.
Rahmân’ı tanıyan, rahmetten ümit kesmez.
Mü’min’i tanıyan, kendisini bütünüyle güvensiz hissetmez.
Müheymin’i tanıyan, korunmayı yalnız sıkıntının sona ermesi sanmaz.
Hakîm’i tanıyan, bugünkü rahatlığı hayrın tek ölçüsü yapmaz.
Tevvâb’ı tanıyan, geçmişiyle mahkûm olmadığını bilir.
Rezzâk’ı tanıyan, rızkı yalnız para zannetmez.
Samed’i tanıyan, muhtaçlığını doğru kapıya taşır.
Hayy ve Kayyûm’u tanıyan, yorulduğunda hayatının sahipsiz olmadığını bilir.
Alîm, Habîr ve Basîr’i tanıyan, gerçek hikâyesini Allah’ın bildiğini anlar.
Semî‘ ve Mücîb’i tanıyan, sessiz duasının kaybolmadığına inanır.
Latîf’i tanıyan, görünmeyen yerde de lütfun işleyebileceğini bilir.
Hâdî ve Nûr’u tanıyan, karanlıkta yönünü korur.
Hakem ve Adl’i tanıyan, haklı olduğu yerde bile ölçüyü aşmaz.
Kahhâr’ı tanıyan, köpüğün geçici olduğunu bilir.
Vedûd’u tanıyan, severken sahiplenmez.
Şekûr ve Hamîd’i tanıyan, nimeti görür ve iyiliğin kaybolmadığını bilir.
Melik ve Mâlikü’l-Mülk’ü tanıyan, sahip olduklarının kendisine sahip olmasına izin vermez.
Fakat bütün bu bilginin bir meyvesi olmalıdır:
Ahlâk.
İsimler ahlâka dönüşmezse
İnsan Allah’ın Alîm olduğunu söyleyip gıybet ediyorsa, bilgi kalbine inmemiştir.
Allah’ın Rahîm olduğunu söyleyip merhametsiz davranıyorsa, isim yalnız dilinde kalmıştır.
Allah’ın Adl olduğunu bilip kendi yakınına ayrı, başkasına ayrı ölçü uyguluyorsa, öğrendiği hakikat davranışına dönüşmemiştir.
Allah’ın Vedûd olduğunu söyleyip sevgisini baskıya dönüştürüyorsa, sevginin kaynağını tanımamıştır.
Esmâ-i Hüsnâ’yı tanımanın gerçek meyvesi:
daha dürüst,
daha adil,
daha merhametli,
daha mütevazı,
daha güvenilir,
daha sabırlı,
daha faydalı bir insan olmaktır.
İsim dilde kaldığında bilgi olur.
Kalbe indiğinde şuur olur.
Davranışa geçtiğinde ahlâk olur.
Allah’ı tanımak,
insanın dünyaya verdiği zararı azaltmalı ve hayrı çoğaltmalıdır.
Her insan bir ayna olabilir
İnsana Allah’ın isimlerini hatırlatabilecek kabiliyetler verilmiştir.
İlimle El-Alîm’i,
merhametle Er-Rahîm’i,
adaletle El-Adl’i,
affetmekle El-Gafûr’u,
güzel bir işle El-Musavvir’i,
emanete sadakatle El-Mü’min’i hatırlatan bir ayna olabilir.
Fakat insan bu kabiliyetlerin sahibi değildir.
Onları kendisine mal ettiğinde kibir doğar.
Allah adına kullandığında kulluk doğar.
İnsan merhametlidir; fakat merhameti sınırlıdır.
Bilir; fakat bilgisi eksiktir.
Affeder; fakat kalbi zorlanabilir.
Güzel bir şey üretir; fakat yoktan yaratamaz.
Bu sınırlılık insana haddini öğretir.
Ayna ışığın kaynağı değildir.
Yalnız kendisine ulaşan ışığı yansıtır.
İnsanın değeri kaynağın kendisi olmakta değil; kendisine verilen güzelliği temiz biçimde yansıtabilmektedir.
Yolculuğun sonunda ne kalır?
İnsan dünyadan ayrılırken sahip olduklarını götüremez.
Fakat o şeylerle yaptığı tercihler onunla gider.
Mal kalır; cömertliği veya cimriliği gider.
Makam kalır; adaleti veya zulmü gider.
Beden kalır; onunla yaptığı iyilikler gider.
Sözler unutulabilir; kırdığı veya onardığı gönüllerin karşılığı kalır.
İnsanların anlattığı hikâyeler değişebilir; Allah’ın bildiği gerçek hikâye kalır.
Bu sebeple hayatın temel sorusu:
“Ne kadar biriktirdim?”
değildir.
“Bana verilenlerle nasıl bir kul oldum?”
sorusudur.
El-Âhir’in huzuruna varıldığında görünüşler düşer, unvanlar biter ve gerçek ortaya çıkar.
İnsan oraya yalnız ameli, niyeti ve Allah’ın rahmetine olan ihtiyacıyla gider.
Dönüş
Kur’an insana tekrar tekrar dönüşü hatırlatır.
“Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz.”
Bakara Sûresi, 2/156
Bu cümle yalnız ölüm haberi karşısında söylenecek bir teselli değildir.
Hayatın tamamını açıklayan bir ölçüdür.
Allah’a aidiz.
Bedenimiz, ömrümüz, kabiliyetlerimiz ve sahip olduklarımız O’nun emanetidir.
Allah’a döneceğiz.
Yaşadığımız hayatın, kullandığımız nimetlerin ve insanlara davranışımızın hesabıyla O’nun huzuruna çıkacağız.
Bu dönüş korku kadar ümit de taşır.
Çünkü döneceğimiz Rab:
Rahmân’dır,
Rahîm’dir,
Tevvâb’dır,
Gaffâr’dır,
Kerîm’dir,
Adl’dir.
Kul kusurunu bilir; fakat Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.
Korku onu sorumluluğa, ümit ise dönüşe çağırır.
Dört ismin birlikte verdiği huzur
El-Evvel der ki:
“Sen başlamadan önce Ben vardım.”
El-Âhir der ki:
“Her şey bittiğinde yine Ben varım.”
Ez-Zâhir der ki:
“Baktığın her yerde isimlerimin eserlerini görebilirsin.”
El-Bâtın der ki:
“Göremediğin hiçbir hâlin, hiçbir duan ve hiçbir derinliğin ilmimin dışında değildir.”
Bu dört isim insanın zamanını, çevresini ve iç dünyasını kuşatır.
Geçmiş Allah’ın ilmindedir.
Gelecek Allah’ın hükmündedir.
Dışımız Allah’ın eserleriyle doludur.
İçimiz Allah’ın bilgisi altındadır.
İnsan böylece boşlukta olmadığını anlar.
Nereden geldiğini bilir.
Nerede bulunduğunu bilir.
Nereye döneceğini bilir.
Kalbin huzuru, yolun bütün ayrıntılarını bilmekten değil; yolun sahibini tanımaktan doğar.
Bu Dersin Kalp Anahtarı
Başlangıcımdan önce El-Evvel vardı.
Bütün geçici şeyler sona erdiğinde El-Âhir kalacak.
Kâinattaki her güzellik Ez-Zâhir’in isimlerine işaret ediyor.
Kalbimin hiçbir derinliği El-Bâtın’ın ilminden gizli değildir.
Ben Allah’ın yarattığı bir hayatı, Allah’ın mülkünde ve Allah’ın huzurunda yaşıyorum.
Her şey O’ndan gelir ve yine O’na döner.
Son Söz
Allah’ı tanımaya çalışmak, yaşadığımız her olayın sırrını hemen çözmek değildir. Fakat Allah’ı isimleriyle tanıdıkça hayatın başıboş olmadığını, her şeyin bir ölçü ve hikmet içinde gerçekleştiğini daha iyi anlarız.
Her musibetin sebebini hemen anlayamayabiliriz. Her duanın karşılığını dünyada göremeyebiliriz. Bazı kapıların neden kapandığını, bazı bekleyişlerin neden uzadığını bilemeyebiliriz.
Fakat hayatımızın kimin elinde olduğunu bilebiliriz.
Bizi yaratan O’dur.
Bizi yetiştiren O’dur.
Bizi rızıklandıran O’dur.
Düştüğümüzde kaldıran O’dur.
Dönmek istediğimizde kapısını açan O’dur.
Sessizliğimizi duyan O’dur.
Gerçek hikâyemizi bilen O’dur.
Sonunda döneceğimiz yine O’dur.
İnsan Allah’ın bütün isimlerini kuşatamaz.
Fakat bir damlada okyanusu, bir çiçekte sanatı, bir annenin şefkatinde rahmeti, bir ömürde Rabbin terbiyesini fark edebilir.
Bir isim kalbe dokunduğunda hayatın bir tarafı aydınlanır.
İsimler çoğaldıkça insan yalnız Allah hakkında daha fazla şey öğrenmez.
Kendisini de daha doğru tanır.
Aczini görür.
Muhtaçlığını kabul eder.
Kibrini azaltır.
İnsanlara karşı daha merhametli olur.
Sahip olduklarını emanet bilir.
Kaybettiklerinde bütünüyle dağılmaz.
Haksızlığa uğradığında adaletten ayrılmamaya çalışır.
Severken sahiplenmez.
Beklerken Allah’tan kopmaz.
Çünkü bilir:
Aradığı huzur, her şeyi kontrol etmekte değil;
kendisini ve hayatını Allah’a emanet edebilmekte saklıdır.
Başlangıcımız O’ndandır.
Yolumuz O’nun mülkündedir.
Dönüşümüz yine O’nadır.
Biz Allah’ı hakkıyla anlatamayız.
Fakat O’nu tanıdıkça kendimizi, hayatı ve yolumuzu daha doğru anlamaya başlarız.
Kur’an bize yalnız doğru ile yanlışı değil, seçtiğimiz yolların akıbetini de gösterir. İman, adalet, merhamet ve güzel ahlâk bir yola; kibir, zulüm ve hıyanet başka bir yola çıkar. İnsan yanlış yoldan dönebilir veya doğru başladığı yoldan ayrılabilir. Bu nedenle kişiler hakkında son hüküm vermeyiz; yalnız yürüdükleri yolun yönünü değerlendiririz. Son hüküm Allah’a aittir.
Biz hiç kimsenin sonunu bilemeyiz; fakat yolların nereye çıktığını, hangi yolun nereye varacağını biliriz. Hangi yolda yürüyeceği ise her insanın kendi tercihidir.
Her şey geçer. Allah kalır.
Kalbin gerçek huzuru, kalıcı olana bağlanmaktır.
Kapanış Duası
Allah’ım,
Seni isimlerinle tanımayı yalnız zihnimize değil, kalbimize ve ahlâkımıza nasip et.
Seni Rab olarak tanıyıp terbiyene direnmeyenlerden, Rahmân ve Rahîm olarak tanıyıp rahmetinden ümit kesmeyenlerden eyle.
Mü’min isminle kalbimize güven, Müheymin isminle yönümüze korunma, Hakîm isminle anlayamadığımız olayların karşısında teslimiyet ver.
Kuddûs isminle niyetimizi temizle, Selâm isminle kalbimize huzur ver.
Tevvâb isminle dönüşümüzü kabul et; Gaffâr ve Afüvv isimlerinle bizi geçmişimizin karanlığında bırakma.
Rezzâk isminle rızkın gerçek sahibini, Samed isminle bütün ihtiyaçlarımızın doğru kapısını öğret.
Hayy ve Kayyûm isimlerinle kalbimizi diri ve istikametimizi ayakta tut.
Alîm, Habîr ve Basîr isimlerinle bizi gizlide de doğru yaşayanlardan eyle.
Semî‘ isminle sessizliğimizi duy; Mücîb isminle dualarımıza hikmetinle karşılık ver.
Latîf isminle görünmeyen lütuflarını fark ettir.
Hâdî isminle doğru yolu göster; Nûr isminle karanlıkta yönümüzü kaybettirme.
Hakem ve Adl isimlerinle hakkı tanımayı ve haklı olduğumuz yerde bile adaletten ayrılmamayı nasip et.
Kahhâr isminle içimizdeki kibri, gösterişi ve sahte dayanakları kır.
Vedûd isminle sevgimizi temizle; severken sahiplenmekten ve hiçbir sevgiyi Senin önüne geçirmekten koru.
Şekûr isminle küçük iyiliklerimizi kabul et; Hamîd isminle bize her hâlde hamdetmeyi öğret.
Melik ve Mâlikü’l-Mülk isimlerinle elimizdekileri emanet bilmeyi, gücü hakka ve nimeti hayra dönüştürmeyi nasip et.
Yâ Evvel,
Her başlangıcımızı temiz bir niyetle Sana bağla.
Yâ Âhir,
Ömrümüzün sonunu güzel, dönüşümüzü rahmetine açılan bir kavuşma eyle.
Yâ Zâhir,
Kâinattaki ayetlerini görebilecek bir göz ve kalp ver.
Yâ Bâtın,
İçimizi dışımızdan daha güzel; gizli hâlimizi görünen hâlimizden daha temiz eyle.
Bize bilgi içinde tevazu, imtihan içinde sabır, nimet içinde şükür, güç içinde adalet ve bütün hâllerimizde ihlâs nasip et.
Hakkımızı ararken adaletten ayrılmamayı, mücadele ederken kalbimizi kinle zehirlememeyi, beklerken ümidimizi kaybetmemeyi nasip et.
Bizi insanların övgüsüyle büyüyen, eleştirisiyle yıkılanlardan değil; yalnız Senin rızanı arayanlardan eyle.
Hayatımızı insanlara fayda veren bir su gibi geçir. Köpük gibi görünüp kaybolanlardan değil, geride iyilik ve güzel ahlâk bırakanlardan eyle.
Bizi Sana ait olduğumuzu unutmadan yaşayan ve huzuruna temiz bir kalple dönen kullarından eyle.
Başlangıcımız Sensin.
Dayanağımız Sensin.
Hüküm Senindir.
Dönüşümüz Sanadır.
Âmin.