← Dersler

22. Not

Onun İzinde Olmak

Efendimizin (S.A.V.) dünyaya teşriflerinin yıl dönümünde

Efendimizin (S.A.V.) dünyaya teşrif ettiği bu güzel günde, onu sevmenin hayatımıza ne söylemesi gerektiğini yeniden düşünmek istedim.

“Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) zamanında yaşasaydım hemen iman ederdim.”

Bunu samimiyetle söyleyebiliriz.

Ama gerçekten bilmiyoruz.

Çünkü o insanların önündeki hakikat, bugün bizim gördüğümüz gibi tarih tarafından açıklığa kavuşmuş değildi. Onların önünde bir tercih olarak duruyordu. Ve bedeli vardı.

Bu düşünce beni şu soruyla karşı karşıya bırakıyor:

“O zaman ne yapardın?”

değil,

“Bugün önündeki hakikat karşısında ne yapıyorsun?”

sorusudur.

1. Hakikati geçmişte kabul etmek daha kolaydır

Hz. Musa’yı bugün sevmek kolaydır.

Çünkü Firavun’un Firavun olduğunu biliyoruz.

Hz. İbrahim’i sevmek kolaydır.

Çünkü ateşin karşısında kimin haklı olduğunu biliyoruz.

Hz. Nuh’u sevmek kolaydır.

Çünkü tufanın sonunu biliyoruz.

Ama o gün yaşayan insanlar sonucu bilmiyorlardı.

İman ve ahlâk imtihanının önemli yönlerinden biri belki de burada başlıyor:

Sonucu henüz görmeden doğru olduğuna inandığın şeyin yanında durabilmek.

Efendimizi (S.A.V.) sevmek, yalnız onun yaşadığı zamanı özlemek değildir. Onun doğruluğunu, merhametini, adaletini ve emanete sadakatini bugünkü tercihlerimize taşıyabilmektir.

2. İhlâsın en zor sınavı

İhlâsın en zor sınavı, hakikat bizim aleyhimize çıktığında başlar.

Bir delil benim aleyhimeyse onu da aynı adaletle kabul edebiliyor muyum?

Sevdiğim bir insanın hatasını görebiliyor muyum?

Sevmediğim bir insanın hakkını teslim edebiliyor muyum?

Benim tarafım yanlış yaptığında “yanlış” diyebiliyor muyum?

Karşımdaki doğru yaptığında “doğru” diyebiliyor muyum?

Kur’an’ın adalet ölçüsü tam burada insanın nefsine dokunuyor:

“Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutun.”
(Nisâ 4/135)

İnsan kendi tarafını sevebilir.

Bu tabiidir.

El-Hakk ismi ise bana şu ölçüyü hatırlatıyor:

“Tarafından önce hakikati sev.”

der.

Çünkü bir gün kendi tarafımız da yanlış yapabilir.

Gerçek imtihan o zaman başlar.

3. Burada önemli bir uyarıyı da anlamak gerekir

Hiçbir kişi veya topluluk:

“Biz Allah’ın tarafındayız; dolayısıyla yaptığımız her şey doğrudur.”

diyemez.

Bu, çok tehlikeli bir anlayış olur.

Belki ölçüyü önce kendimize yöneltmeliyiz.

“Allah benim tarafımda mı?”

sorusundan önce:

“Ben Allah’ın emrettiği hak, adalet ve ahlâkın tarafında mıyım?”

diye sormalıyız.

Allah’ı kendi davamızın arkasına yerleştirmek yerine, kendimizi Allah’ın ölçülerine tâbi tutmalıyız.

Benim bu bölümden saklamak istediğim cümle şudur:

Hakikatin yanında olmak, her zaman hemen kazanmak değildir; delile sadık kalmak, adaletten ayrılmamak, kendi hatanı gördüğünde dönebilmek, görevini yapmak ve sonucu Allah’a bırakabilmektir.

4. Adalet herkese aynı şeyi vermek değildir

عَدْل — adl; doğruluk, denge, hakkaniyet ve bir şeyi yerli yerine koymak anlam alanına sahiptir.

Karşıtı ظُلْم — zulümdür.

Zulmün önemli anlamlarından biri, bir şeyi ait olmadığı yere koymak ve hakkını vermemektir.

Bu nedenle adalet yalnız:

“Herkese aynı şeyi vermek”

değildir.

Adalet:

Her hak sahibine hakkını vermektir.

Eşitlik aynı muameleyi; adalet ise hakkaniyetli muameleyi ifade eder.

İnsanların imtihan şartları aynı değildir. Biri sağlıkla, diğeri hastalıkla; biri bollukla, diğeri darlıkla; biri güven içinde, diğeri korku ve baskı altında imtihan edilebilir.

Her olay için “Hikmeti kesinlikle şudur” diyemeyiz.

Fakat Allah kulunun ne bildiğini, ne bilmediğini, hangi imkâna sahip olduğunu, hangi baskı altında bulunduğunu, niyetini, gücünü ve zaafını eksiksiz bilir.

El-Alîm biliyor.

El-Habîr işin iç yüzünü biliyor.

Eş-Şehîd her şeye şahittir.

Bu nedenle ilâhî adalette delil eksikliği yoktur.

“Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”
(Bakara 2/286)

“Biz bir peygamber göndermedikçe azap etmeyiz.”
(İsrâ 17/15)

Allah insanı, kendisine verilen şartları yok sayarak değerlendirmez.

5. Adalet her şeyi yerli yerine koymaktır

Adaleti anlamaya çalışırken bana yol gösteren en sade tariflerden biri şudur:

Her şeyi yerli yerine koymak.

Zulüm çoğu zaman bir şeyin yerini değiştirmekle başlar.

İnsan kendisini Allah’ın yerine koyar.

Yönetici hukukun üzerine çıkar.

Para araç olmaktan çıkar, amaç hâline gelir.

Makam hizmet olmaktan çıkar, imtiyaza dönüşür.

Aidiyet hakikatin önüne geçer.

Sonunda düzen bozulur.

Tevhid ise bize bütün bunları yeniden doğru yerine yerleştirmeyi öğretir.

6. Güç insanın içinde olanı büyütür

Güç tek başına ne iyi ne kötüdür. İnsanın güç karşısındaki ahlâkı onu belirler.

Asıl mesele şudur:

Güç sana mı ait, yoksa güç sana mı sahip oluyor?

Güç her zaman insanı bozmaz.

Ama insanın içinde olanı büyütebilir.

Kibir varsa daha görünür olur.

Merhamet varsa daha fazla insana ulaşabilir.

Adalet varsa daha geniş bir alanda adalet üretilebilir.

Zulüm varsa daha fazla insana zarar verilebilir.

Bu nedenle güç büyük bir nimet olduğu kadar büyük bir imtihandır.

Kur’an Hz. Dâvûd’a şöyle buyurur:

فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَىٰ
“İnsanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya uyma.”
(Sâd 38/26)

Ardından neden hevâya uyulmaması gerektiğini açıklar:

فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ
“Çünkü seni Allah’ın yolundan saptırır.”
(Sâd 38/26)

Adaletten ayrılmak yalnız insanlara karşı işlenen bir hata değildir. Allah’ın yolundan sapma meselesidir.

Kur’an’ı anlamaya çalışırken adaletin ibadetten ayrı düşünülemeyeceğini görüyorum.

Adil hükmetmek de kulluğun bir parçasıdır.

7. Hakikati bilmek yetmez

Kur’an bize yalnız hakikati öğrenmeyi değil, hakikate sadık kalmayı da öğretir:

“Hakkı bâtılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.”
(Bakara 2/42)

Demek ki insan bazen hakkı bilir, fakat gizler.

El-Hakk ismi bana şu ahlâkî sorumluluğu hatırlatıyor:

Hakikati bilmek yetmez; hakikate sadakat gerekir.

Bir haber geliyor.

Hemen paylaşıyoruz.

Bir iddia duyuyoruz.

Hemen inanıyoruz.

Bir insan hakkında konuşuluyor.

Hemen hüküm veriyoruz.

Kur’an ise şöyle buyurur:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”
(İsrâ 17/36)

Bu ayetin bugün de üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken güçlü bir uyarı taşıdığına inanıyorum.

Bilmediğimiz yerde “bilmiyorum” diyebilmek ilmin kusuru değil, ilmin ahlâkıdır.

8. Rabbinin bilmesi yetmez mi?

Fussilet Sûresi’nin sonunda şöyle buyrulur:

أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
“Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”
(Fussilet 41/53)

Buradaki ifade beni özellikle düşündürüyor:

أَوَلَمْ يَكْفِ — “Yetmez mi?”

Herkesin bilmesi mi gerekiyor?

Herkesin seni anlaması mı gerekiyor?

Her hakikatin bugün ortaya çıkması mı gerekiyor?

Rabbinin bilmesi ve şahit olması yetmez mi?

Bu kolay ulaşılacak bir kalp makamı değildir.

Ama çok büyük bir özgürlük taşır.

Hakikatin hemen görünür olmaması, bâtılın hakka dönüştüğü anlamına gelmez.

İnsanların kabulü bir şeyin mahiyetini değiştiremez.

Bâtıl Allah katında hakka dönüşmez.

9. Beni gerçekten ayakta tutan kim?

Kalbime “çalış” diye emir vermiyorum.

Uyurken nefesimi ben yönetmiyorum.

Hücrelerimi ben yenilemiyorum.

Yarın başıma gelecek her şeyi bilmiyorum.

Ve buna rağmen insan bazen bütün hayatın yükünü omuzlarına alıyor:

“Her şeyi ben kontrol etmeliyim.”

Hz. Musa (A.S.):

“Denizin nasıl açılacağını biliyorum.”

demiyor.

Bilmiyor.

Ama Rabbini biliyor.

Bu ayrım, bu çalışmada anlamaya çalıştığım esaslardan biridir:

Yolu bilmemek başka, yol göstereni bilmek başka.

El-Kayyûm ismi, insanın gelecek korkusuna dair bana başka bir bakış kazandırıyor.

“Beni ayakta tutan şey giderse ben ne yaparım?”

sorusunu:

“Beni gerçekten ayakta tutan kim?”

sorusuna dönüştürür.

Bu, kaybettiğimiz şeylerin önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Allah dünyayı sebeplerle yaratmıştır. Biz sebepleri kullanırız. Fakat sebepleri kullanırken, sebebin de Allah’a muhtaç olduğunu biliriz.

Sebebe başvururum; sebebi Rab edinmem.

10. Nimetin gerçek testi

İnsan nimetin kendisine bakarak Allah katındaki yerini anlayamaz.

“Çok verildi, demek ki Allah benden razı.”

diyemeyiz.

“Az verildi, demek ki Allah beni sevmiyor.”

da diyemeyiz.

Asıl soru şudur:

Verilen beni neye dönüştürdü?

Daha cömert mi oldum?

Daha merhametli mi oldum?

Daha adil mi oldum?

Yoksa sahip olduklarım kimliğime mi dönüştü?

Hz. Süleyman’ın da mülkü vardı.

Firavun’un da mülkü vardı.

Birinde:

Mülk → şükür → kulluk.

Diğerinde:

Mülk → kibir → ilâhlık iddiası.

Aynı dünya.

Tamamen farklı iki kalp.

Fakir insan da dünyaya esir olabilir.

Çok zengin insan da dünyayı emanet olarak taşıyabilir.

Ölçü banka hesabının büyüklüğü değildir.

Ölçü, kalbin neye bağlı olduğudur.

Kur’an’ın meselesi insanın dünyaya sahip olması değildir; dünyanın insanın kalbine sahip olmasıdır.

11. Son hesap vardır

Bazı iyiliklerin karşılığı bu dünyada verilmez.

Bazı kötülüklerin hesabı da bu dünyada tamamlanmaz.

Eğer ölüm her şeyin sonu olsaydı, yarım kalan bu hesaplar ne olacaktı?

Kur’an bize yarım kalan hesabın tamamlanacağını bildirir:

Yevmü’l-Hisâb vardır.

Hesap tamamlanacaktır.

“Yoksa iman edip salih amel işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Yoksa takvâ sahiplerini günahkârlarla bir mi tutacağız?”
(Sâd 38/28)

İyi ile kötü nihayetinde tamamen aynı sonuca çıkıyorsa adalet nerede?

El-Adl ismi de bana hiçbir iyiliğin veya kötülüğün karşılıksız kalmayacağını hatırlatır.

Kalp Anahtarı

Efendimizi (S.A.V.) sevmenin kalbimizdeki karşılığı, onun adını anmakla sınırlı kalmamalıdır.

Onun doğruluğunu kendi sözümüzde,

adaletini kendi hükmümüzde,

merhametini kendi davranışımızda,

emanete sadakatini kendi sorumluluğumuzda,

tevekkülünü kendi korkularımızda yaşatabilmeliyiz.

Bugünün kalp anahtarı şudur:

Hakikatin yanında olmak, her zaman hemen kazanmak değildir; delile sadık kalmak, adaletten ayrılmamak, kendi hatanı gördüğünde dönebilmek, görevini yapmak ve sonucu Allah’a bırakabilmektir.

Dua

Allah’ım,

Efendimize (S.A.V.) olan sevgimizi yalnız sözümüzde bırakma.

Onun doğruluğundan, merhametinden, adaletinden ve güzel ahlâkından kalbimize pay ver.

Bizi kendi tarafını hakikatin önüne geçirenlerden değil, hakikati kendi nefsinin önüne koyabilenlerden eyle.

Lehimize de aleyhimize de olsa delile sadık kalmayı nasip et.

Bilmediğimiz yerde “bilmiyorum” diyebilecek tevazuyu,

hata ettiğimizde dönebilecek ihlâsı,

güç sahibi olduğumuzda adaletten ayrılmayacak ahlâkı,

korktuğumuzda sebepleri Rab edinmeyecek tevekkülü bize lütfet.

İmanımızı, ahlâkımızı, ümidimizi ve aklımızı ayakta tut.

Nimet geldiğinde kibirlenmekten,

zorluk geldiğinde ümitsizliğe düşmekten,

hakikati bildiğimiz hâlde gizlemekten bizi koru.

Efendimizin (S.A.V.) dünyaya teşrif ettiği bu güzel günü, onu daha çok anladığımız ve güzel ahlâkını hayatımıza daha çok taşıdığımız bir başlangıç eyle.

Âmin.