“O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Haşr, 24
İnsan başına gelenleri çoğu zaman o an hissettirdiği şeye göre değerlendirir.
Rahatlatıyorsa hayır,
acı veriyorsa şer,
hemen gerçekleşiyorsa lütuf,
gecikiyorsa mahrumiyet olduğunu düşünür.
Oysa insan yalnız içinde bulunduğu ânı görür.
El-Hakîm ise başlangıcı, yolu ve neticeyi birlikte bilir.
Hikmet, kulun o anki rahatını değil, hayrına olan neticeyi hedefler.
Bu nedenle her hayır ilk geldiğinde güzel görünmeyebilir.
Bazı hayırlar musibet perdesinin arkasında gelir.
Bazı cevaplar gecikme şeklinde verilir.
Bazı kapılar, insanı mahrum bırakmak için değil; henüz göremediği bir zarardan korumak için kapanır.
İnsan Ânı Görür, Allah Neticeyi Bilir
İnsan kendisi için neyin iyi olduğunu bildiğini düşünür.
Bir kapının açılmasını ister.
Bir insanın yanında kalmasını ister.
Bir sıkıntının hemen sona ermesini ister.
Bir duanın kendi istediği biçimde kabul edilmesini bekler.
Olmadığında da hayal kırıklığı yaşar.
Fakat insanın bilgisi yaşadığı anla sınırlıdır.
Bugün istediği şeyin yarın kendisine ne getireceğini bilemez.
Bugün kaçmak istediği sıkıntının kendisinde hangi kabiliyeti geliştireceğini göremez.
Bugün kayıp sandığı şeyin kendisini hangi daha büyük kayıptan koruduğunu anlayamaz.
El-Hakîm ismine güvenmek, yaşanan her şeyin sebebini bildiğini iddia etmek değildir.
Sebebini henüz anlayamadığında da Allah’tan kopmamaktır.
Yakîn; Allah’ın varlığını bilmek, adaletine güvenmek ve hikmetini her an anlayamasan da O’ndan kopmamaktır.
Kuyunun Hükmü ile Yolun Hükmü Aynı Değildir
Hz. Yusuf’un hayatına yalnız kuyudan bakılsaydı, terk edilmiş bir çocuk görülürdü.
Köle olarak satıldığı güne bakılsaydı, özgürlüğünü kaybetmiş bir genç görülürdü.
Zindana bakılsaydı, iftiraya uğramış ve unutulmuş bir insan görülürdü.
Fakat kıssanın tamamına bakıldığında kuyu, saray ve zindan birbirinden kopuk olaylar değildir.
Hepsi aynı yolun parçalarıdır.
Rüya, neticenin baştan bildirilen işaretiydi.
Kuyu zahiren düşüştü.
Zindan görünüşte mahrumiyetti.
Fakat Yusuf’un ilmi, sabrı ve kabiliyeti zindanda olgunlaştı.
Kuyuda yalnız kalmayı,
sarayda nefsini korumayı,
zindanda beklemeyi öğrendi.
Sonunda sahip olacağı vazifeye, rahat bir yoldan değil; yetiştirildiği bir yoldan ulaştı.
Nimetin tamamlanması bazen musibet perdesinin altında hazırlanır.
İnsan yalnız kuyuyu görürse “Neden?” diye sorar.
Yolun tamamını görebilseydi, kuyunun dahi hazırlığın bir parçası olduğunu anlayabilirdi.
Gecikme Her Zaman Kayıp Değildir
İnsan beklerken zaman kaybettiğini düşünür.
Duasının geciktiğini,
ömrünün boşa geçtiğini,
başkalarının ilerlediğini,
kendisinin aynı yerde kaldığını zanneder.
Fakat her bekleyiş boşluk değildir.
Bazı bekleyişler insanı hazırlar.
Bazıları niyeti temizler.
Bazıları aceleciliği kırar.
Bazıları insanı yanlış bir neticeden korur.
Bazıları da gelecek nimetin taşınabileceği bir kalp oluşturur.
Hz. Yusuf’un zindanda unutulması görünüşte bir kayıptı.
Fakat çıkışı hemen gerçekleşseydi yalnız kendisi kurtulacaktı.
Gecikmiş çıkışı ise taşıdığı ilmin daha büyük bir faydaya dönüşmesine vesile oldu.
Geciken lütuf, büyüyen rahmet olabilir.
Bu söz, her gecikmenin sebebini bildiğimiz anlamına gelmez.
Yalnızca gecikmenin, Allah’ın unutması olmadığını hatırlatır.
Musibetin Sert Kabuğu
Musibet, insanın hoşuna gitmeyen fakat hayatında karşılaştığı şeydir:
Hastalık,
kayıp,
haksızlık,
yalnızlık,
beklemek,
istediğine ulaşamamak…
İnsan musibetin yalnız dış yüzünü görür.
Dış yüzü serttir.
Fakat notlarımızdaki ölçü şudur:
Her musibet ya bir temizlik, ya bir yükseliş ya da bir yönlendirmedir.
Bazen musibet insanı yanlışlarından temizler.
Bazen onda saklı duran sabrı, cesareti veya teslimiyeti ortaya çıkarır.
Bazen de gitmekte olduğu yanlış yoldan başka bir yöne çevirir.
İnsan musibetin hangi yönünü taşıdığını hemen anlayamayabilir.
Fakat başına geleni yalnız ceza veya terk edilme olarak okumak zorunda değildir.
Musibet, kaderin sert kabuğu olabilir; içinde rahmet saklanabilir.
Kabuğun sert olması, içindeki mânânın da kötü olduğu anlamına gelmez.
Hikmet, Sorumluluktan Kaçmak Değildir
Allah’ın hikmetine inanmak, insanın kendi sorumluluğunu bırakması değildir.
Kader, günahı ve ihmali örtmek için kullanılacak bir mazeret değildir.
Kader, mazeret kapısı değil; hikmet penceresidir.
İnsan yanlış bir tercih yaptığında “Allah böyle istedi.” diyerek sorumluluktan kaçamaz.
Kulun iradesi vardır.
İnsan karar verir, çalışır, tedbir alır ve vazifesini yapar.
Sonuç ortaya çıktıktan sonra ise her şeyi kendi gücüne bağlamaz.
Doğru ölçü şudur:
Neticeye bakmak vazife değildir; vazifeye bakmak neticedir.
İnsan vazifesini yapar.
Hakkı savunur.
Çalışır.
Tedbirini alır.
Dua eder.
Fakat neticeyi zorla kendi istediği şekle sokmaya çalışmaz.
Çünkü netice Allah’a aittir.
El-Hakîm’e güvenmek tembellik değil; gayret ettikten sonra neticenin yükünü Allah’a bırakabilmektir.
Sabır Hikmeti Görmeye Vakit Verir
Musibetin ilk anında insan yalnız acıyı hisseder.
Hikmeti hemen göremeyebilir.
Bu nedenle sabır gerekir.
Sabır, acıyı inkâr etmek değildir.
İnsanın ağlamaması, üzülmemesi veya yorulmaması da değildir.
Sabır, anlamını henüz göremediği olay karşısında yönünü kaybetmemektir.
Musibet sabrı doğurur.
Sabır hikmeti gösterir.
Hikmet rızaya götürür.
İnsan acele ettiğinde yalnız kabuğu görür.
Sabrettiğinde olayın içinde neyin değiştiğini fark etmeye başlar.
Belki olay değişmemiştir; fakat insan değişmiştir.
Öfkesi azalmıştır.
Bağımlılıkları kırılmıştır.
Neye gereğinden fazla değer verdiğini anlamıştır.
Kendi aczini görmüş, Allah’a olan ihtiyacını hissetmiştir.
Bazen hikmet, olayın neden yaşandığını öğrenmek değildir.
O olayın bizi nasıl yetiştirdiğini fark etmektir.
Teslimiyet ile Rıza
Teslimiyet, zor da olsa Allah’ın hükmüne direnmemektir.
Rıza ise yaşananın içindeki hikmeti görerek kalbin huzura yaklaşmasıdır.
Teslimiyet başlangıçtır.
Rıza daha yüksek bir mertebedir.
Herkes teslim olabilir; fakat herkes razı olamaz.
Çünkü rıza, acıyı sevmek değildir.
Acının içinde dahi Allah’a karşı kötü zan beslememektir.
Şükür nimeti görmektir.
Rıza hikmeti görmektir.
İnsan güzel şeyler geldiğinde şükredebilir.
Asıl derinlik, zor şeyler geldiğinde de Allah’ın hikmetinden ümit kesmemektir.
Kalbin anahtarı şudur:
Her gelen ya nimettir ya hikmettir.
Nimet gelirse şükür ister.
Zorluk gelirse sabır, tefekkür ve güven ister.
Her ikisi de insanı Allah’a yaklaştırabilir.
Bu Dersin Kalp Anahtarı
Bugün yaşadığın olayın tamamını görmüyor olabilirsin.
Yalnız kuyuyu görüyor olabilirsin.
Yalnız kapalı kapıyı,
geciken cevabı,
kaybolan imkânı,
uzayan bekleyişi görüyor olabilirsin.
Fakat yol, gördüğün bölümden ibaret değildir.
Hikmet, her şeyi hemen anlamak değildir.
Anlayamadığın yerde Allah’a güvenmeye devam edebilmektir.
O an rahat etmemen, hayrının gözetilmediği anlamına gelmez.
Gecikmen, unutulduğun anlamına gelmez.
Kaybetmen, yolun sona erdiği anlamına gelmez.
Belki bugün “Neden?” dediğin şey, yarın “İyi ki böyle olmuş.” diyeceğin yolun başlangıcıdır.
Dua
Allah’ım,
yalnız yaşadığım âna bakarak hüküm vermekten beni koru.
Açılmayan kapılarda,
geciken dualarda,
kayıplarda ve bekleyişlerde
hikmetinden ümit kesmemeyi öğret.
Bana vazifemi yapmayı,
tedbirimi almayı
ve neticeyi Sana bırakmayı nasip et.
Musibetin sert kabuğunun ardındaki rahmeti,
gecikmenin içindeki hazırlığı
ve kaybın içindeki yönlendirmeyi fark ettir.
Her şeyi hemen anlayamasam da
Sana güvenmekten ve kapından ayrılmaktan beni koru.
Nimette şükreden,
musibette sabreden,
hikmeti gördüğünde razı olan kullarından eyle.